isyanlar

hayır!

beni bana anlatmayın,
beni bildiğinizle tartmayın.
isterseniz hiç anlamayın,
ama asla yargılamayın.

bana kalıp yaratmayın,
nedenler aratmayın.
yaşarken çelişkilerimle,
bana çözümler satmayın.

duygularımı sınıflamayın,
rastgele iç dünyama dalmayın.
seyircisiz devinmek isterken,
beni gözlem altına almayın.

beni yoldan döndürmeyin,
sevincimi söndürmeyin.
başka neyim var bu dünyada?
sevgimi gücendirmeyin.

ben beni bilemezken,
yanıp yanıp sönemezken,
sondan başa dönemezken,
beni bana güldürmeyin!


şimdi

çatıksa kaşların, kendi kavganda,
kapanmış, uzaksan, ben çırpınırken.
gözlerin sakındıysa sırrını benden,
bırak, artık bakmasan da olur.

bir sözü esirgediysen, sevgiden,
an’ın depremini durduracak,
gurursa, inatsa seni sus kılan,
artık konuşmasan da olur.

bir gün bile geciktiysen,
ve acıysa yaşanan sana dair.
yokluğunsa isyanım bugünümde,
artık gelmesen de olur.

güzellik an’da gerçek
güzellik, şimdiye dair.
an’ın dışına düşersen,
canım değil, anım olursun.
ve yaşasın yorgun belleğim,
unutulursun!


nereye?

modalaşmış çılgınlıklar,
köşe dönen saygınlıklar.
uzlaşmasız dargınlıklar,
uzaklayan yakınlıklar.
kullaştıran bağlılıklar,
çoğullaşan yalnızlıklar.
alazlanan yobazlıklar,
şaha kalkmış bağnazlıklar.
nerede saf çocukluklar?
nerede göğe salıncaklar?
nereye, insancıklar?


biz

sözcüklerden öte geçemezken,
en usta dillerin akıcılığı,
şartlandırılmış uslarımızla,
benimsemişiz edilgen akılcılığı.

duvarlar yaratmışız kimliğimizle,
korkunun rahminde besleyip ayrılığı.
çoban güdümünde sürü zihniyle,
yaşamışız kollektif yalnızlığı.

doğru-yanlış tutarsızlığında,
labirentlere gömüp öz varlığı,
gerçeğin sesine kulak tıkamış,
yitirmişiz sezgisel duyarlılığı.

güzelliği özde değil, yüzde görüp,
süsleyip gelin etmişiz yalınlığı.
maddenin gücünü putlaştırarak,
ilahlara kurban vermişiz insanlığı.


deprem

kavrulmak için için, ılık olmak çevreye,
med-ceziri yaşayıp, durgun kalmak yine de.
kaosta düzen kurmak, sonsuz bilinmeyenle,
kağıt kalemsiz bakıp, yaşam denklemlerine.

kavramlar dizi dizi domino düzeniyle,
bir dokunuş yetiyor, hepsini devirmeye.
kurarken zincirini evrene bağlanmaya,
bir kırık halka yeter, seni yere çalmaya.

zamandır, yol alırken kontrolsüz ritmiyle,
bir a’na hasret kalmak, salt O’nun nefesiyle.

mekanlar sallanırken görünmeyen ellerle,
yaslanmak boşluklara, sarılmak hayallere,
yaşamak bu ola ki, bitmeyen depremiyle…


öte…

bana form yaratmayın,
özüm cismimden öte.
bana kanıt aratmayın,
bende olandan öte.

bana yol göstermeyin,
yolculuk yoldan öte.
bana rol yüklemeyin,
insan olmaktan öte.

bana günah atfetmeyin,
yaşam sevaptan öte.
bana ödül vaadetmeyin,
şimdi ve burdan öte…


baskı

bu baskı, bu basınç ne?
hem duyguda, hem bedende.
sanki hava yük üstümde,
beynim soluğumla zelzelede.

coşkular gelip geçişte,
hüzün her günaydın deyişte.
bir yol ki sonsuz ilerleyişte,
her dinlenmek isteyişte.

özgürlük uyanış mı?
kaçış mı, saklanış mı?
amaç salt arayış mı?
yoksa bana varış mı?


dünyam

dört bir yöne yarışta beşer ordusu,
dünyanın dengesini sarsarcasına.
amaçları yönlendiren meta tutkusu,
değerleri kefelerde tartarcasına.

bölüşmek yerine bölmek çabası,
varolan anlamları yıkarcasına.
mekanı dolduran sen-ben kavgası,
bağnazlık meş’alesi yakarcasına.

bir ömür boyu güven kaygısı,
Tanrıyla kontrat yaparcasına.
sonu gelmeyen istek listesi,
evrene dilekçe yazarcasına.

giysi gibi taşınan duygu sargısı,
sevgi yollarını tıkarcasına.
kişinin kendini ispat sancısı,
bilgi arenasına çıkarcasına.

tek yargıç toplumun şartlı yargısı,
fertleri sorgusuz sınarcasına.
tek sorumlu kahpe kader yazgısı,
hataları haklı kılarcasına.

gürültü inmiş güzel dünyama,
sessizliğin bakirliğini bozarcasına.
inanç kirlenmesi her bir yanımda,
nefes alışımı zorlarcasına.


siz!

aynı sahneyi paylaşırken,
birer yabancıydınız.
çocuksu sevincimi çaldınız,
hepiniz yalancıydınız.

gülümsemeyle kucağıma sığınıp,
tekmelerle uzaklaştınız.
kahkahayı bulur bulmaz,
bana hüznü bıraktınız.

korunduğum yalnızlığıma girip,
beni yapayalnız kıldınız.
duygu denizime taşlar atıp,
dalgaları seyre daldınız.

gereksinim duyduğunuzda,
ne kadar da yakındınız!
muhteşem rahattınız, ancak
saygınızı sakındınız.

düşüncelerime girip,
düşlerimi kırdınız.
bende parçalar kaldı,
sizse tümden unuttunuz.

birlik bütünlük adına,
sahte tiradlar attınız.
bende kendinizi ararken,
benden beni kopardınız.

bulanık kişiliğinizle,
yalınlığımı kirlettiniz.
birer birer geçerken gönlümden,
insana inancımı çiğnediniz.

iyi öğretmenlerdiniz, evet.
bana acıyı öğrettiniz…
siz, siz ve siz,
siz sevgiyi ne bilirsiniz?


korku

korku pusuda hep
sarsılmaya göresin
süzülür iç alemine.
dev gölgeleri oynaşır
görünmeyen duvarlarda.
aslı olmayan bir yansıma
varlık bulamayan bir yankı
sana tutunur, büyümek için.
sendeki karanlıkla beslenir
seni tüketirken
güçlenir…
oysa korku, ki en korkak!
aydınlıktan sakınır
saklanır kuytusuna.
aevginin yıkadığı dehlizlerde
korku, ölüm uykusunda…


karanlık

karşıma dikildi, kuytularda,
şüpheyi taşıyordu,
korku ise yanıbaşında.
ışığa kapanmış varoluşunda,
bilinmezi, görünmezi kullanarak,
gerçeği gömme çabasında.

insansızdı, yalnızdı,
sevgimi sundum, anlamadı,
selam verdim karanlığa, almadı!


buz tutmuş gönüllere…

deniz varmış, buz tutmuş,
çözülmezmiş Güneş’le.
dalgalar üşüyormuş,
su yanar mı ateşte?