10

özgürlük kendin olman demek.
ne kadar da ürkütücü!
özgürlüğün korkusuyla bağlanırsın,
her şeye, herhangi bir şeye,
paraya, erke, işe, eşe,
tutulursun bir çılgın ‘gidiş-geliş’e.
tutkun, seçtiğin tutukluluğun,
peki isyanın niye?
veya vazgeç! 

neden olmasın?
izin ver, yaşamın biraz rahatlasın.
korkular takılmış kendi ördüğün ağa,
çöz bağları, göreceksin,
giden kadar gelen olur odağına.


kişi özgürlüğü bilir de yalnız uçuşunda,
sorumlu hisseder beraberken,
doluyken, kalabalıkken, dünya sahnesinde.
kendinden öte yükleri bağlar kanadına,
kanayıncasına, parçalanırcasına.
ve dener bulutsuzluğu,
yere çakılırcasına.
ve taşlar yağmaktadır kanadına,
tüm gücünü ‘yok’larcasına!


kişi nasıl yansıyorsa öyledir aslında,
kendi çelişkileri ölçüsünde çelişir yaşamla.
ve maskesi. kendinden gizlenmek içindir en başta.
sakladığı, saklandığıdır sadece.
kaçışı, kendi yüzündendir,
kaçar, yüzleşmek istemediği ‘yüz’ünden.
örtmek ister sevmediği her ne varsa kendi içinde.
ama her ilişki, her deneyim, bir darbe vurur perdesine.
yine de bırakmaz oyunu,

daha da ustalaşır hatta,
ve hep sahnede kalır,
hiç çekilmez perde gerisine.


çatışma artar,
yakınlaştıkça,
dışta ‘onlar’ dediklerimize,
içte ise kendi bilinmezimize.
yakınlaştıkça korku sarar benliği,
sınırlarımız tehdit altındadır sanki.
sınırlarımız ve
sevdiğimiz tutukluluğumuz!
ne çok savaşlar verilir,
ve kaybedilir bu uğurda.
oysa özlem ‘sınır-ötesi’nedir,
ve yenmemiz gereken kendimizdir aslında.
ve ne denli iç içedir,
içteki ve dıştaki mücadele!
birbirini tetikler sürekli,
doğuş ve sönüşleri birbirine zincirli.
oysa bir huzur alanı, adı barış olan,
bir sevgi hali, korkudan korkmayan,
sabırla bekler ruhsal savaşçıyı.
zafer, reddetmektir çünkü,
zafer için savaşmayı.


yaslandığın ne ise,
o da sana yaslanır,
ve seninle beraber,
sen misali yıpranır.
beraberliğin desteğin değil,
güçsüzlüğün olur bağlandığında.
ne denli özlem duysan da buna,
yapma!
çünkü neye tutunursan,
yitirirsin mutlaka.
hem de tutkunun kuvvetiyle
orantılı bir hızda.
tek başına özgür değilsen,

beraber daha da köleleşirsin.
yalnızlığını korkusuz kıldığında ancak,
yaşamla bütünleşirsin.


eğer bağımlılıksa seni bağlayan,
bir öğretiye, kişiye veya yola,
kat kat kilitlemişsen kendini,
sarmallarca açılmak yerine.
ve tutsak düşmüşse sana dair olan,
kendi ördüğün mana duvarlarında.
vazgeçebilmelisin zincirlerinden,
içindeki hücrelerde süren isyan,
her şeyi yakıp yıkmadan önce.
her şeyi terkedebilirsin,
terketmelisin de hatta!
bavulların boş gerek,
kendine yolculukta.


arkadaş bil,
dost bil fark etmez,
kişi kendini taşır sana.
koskoca bir evren,
nice soru işareti yükü!
kendini arıyordur sende,
sen misali bir umutla.
sevinci, acıyı sen elersin,
sen süzersin paylaşılandan.
ama asla ve asla,
kimse kimseye çözüm değil!
sen, sadece sen, 
şifayı sunarsın kendine,
keyif almayı öğrenerek
yaşanandan.


ama yol bitmeyecek ki,
çare yok, düşeceğiz sıkca!
yara-bere, deneyimin izleri,
alışacağız, içten içe acıdıkça.
uzağa bakmayasın arkadaş, zor gelir,
azalmaz, çoğalır yol, sen koştuğunca,
ve artar yorgunluğu, kendini sürüklerken,
varışlara olan sabırsızlığın telaşınca.
oysa bir ıslık tutturmak var.
dolanmak adım adım, sakin sakin, tadıyla.
farkederek geceyi güne vuran ilk ışığı,
gözün gönlüne açık, gönlün sevgiye bakılı.


her şeyin bir mevsimi vardır ya,
tartışmanın, uzlaşının,
gülüşün ve gözyaşının.
umutsuzluk titreşirken,
yeniden canlanışın.
mevsimi vardır,
durmanın, kalmanın, gitmenin,
reddettiğini kabul etmenin,
ve rüzgarlar savurduğunca,
tüm bağlandıklarını terketmenin.
mevsimlerce geçer tatlı ve acı,
kalsın da desek, gitsin de,
her şey zaten gidici.
keşke tadını almayı seçsek,
kaçınılmaz değişimin.
doğumun, büyümenin, ölmenin,
ve çeşit çeşit, renk renk,
mevsimlerce sevmenin.


iyilik, ne olduğumuzdan öte,
ne olmadığımızı bilmek aslında.
kendi doğrumuzu farketmek en başta,
ve emek vermek, netleştirmek sabırla.
ama satma çabasına girmemek asla!
öğretmek değil, sadece örneklemek,
kendi tavırlanmamızla.
ve izin vermek, diğerlerine,

kendileri olma yolunda.
sevecen olmak,
ama rahat bırakmak onları
kendi öykülerinin kurgusunda.
iyilik dediğimiz kendi tanımımıza özge,

bizi geliştiren bir katalizör sadece.
günahı da, sevabı da bizde,
peki karşılığını beklemek niye?


kişiliğimizi ne kadar da abartırız,
savunuruz, sakınırız, hatta kutsarız!
oysa kişiliğimizdir, perdeleyen,
bize özge işlevsel kişiselliği.
bir zırh, dışı içten, içi dıştan ayıran.
ışığın iki yönde de engellendiği.
ben’ olan ön plana çıkınca

gündelik olanın güdümlü sahnesinde,
ve bilinç ‘ben’e odaklanınca
bu ego efsanesinde,
bilinçaltına iner ‘biz’i bilen
ve içten içe bütünselliği özleyen.
bir kıvılcım bekler kendi sessiz akışında,
oyunu yakan ve bilinci tutuşturan,
yangını başlatmak adına.


sahiplendiğini kaybetmek korkusu,
veya daha fazlasına sahip olma tutkusu!
çıkar umudu, kaygı, kuşku,
kurgu üstüne kurgu.
ve kapkara bir alan,
egonun pusu kurduğu.
öyle kolay ki gerekçeler üretmek,
ve öylesine kolay, çatışmayı tetiklemek!
oysa ne çok şey kaybedilir her savaşta,
ve ne kadar değersizdir kazanılan,
veya kazandım sanılan,
kan ve gözyaşları pahasına.
madde de köleleşir mana da,
zincirlenirken kin, öfke ve çile,
ve genler yükü acı akar nesilden nesile.


ne üreteniz,
ne de tüketeniz aslında.
sadece devindireniz,
bedende nefesi, kanı
benliğimizde canı
ve yürekte inancı.
zihinlerimizse,
bilginin geçici mekanı.
sadece aracıyız akışa.

ve egonun pası
sarmamışsa kanalları,
o denli kolay ve acısız olur,
evrenin bizden geçişi.

 

sonraki sayfa