11

ne haddime ben kimseyi hakir göreyim.
ne haddime ben kimseyi yüce göreyim!

bir döngü içindeyiz ki, ne üst var, ne de alt,
bu yüzden ki, alt-üst olanların öyküsüdür bu hayat.
gün gelir, yıllar yükü cefa tadar sefayı,
an olur bir sarsıntı yıkar nice sarayı.
insanı, olguyu sınıflamak niye?
öğrenmeli, evren denli yargısız olmayı!


yağmur ayrımsızca düşüyorsa,
kile, kuma, kayaya.
güneş ısıtıyor, ışıyorsa,
yansızca ve yönsüzce.
ve rüzgar umursamıyorsa,
rengini, dokusunu,
savurduğu saçların,
ve çiçek kokusunu,
ve çocuk coşkusunu,
sakınmıyorsa ‘o-bu-şu‘ diye
ve tek liyakat yürekteki sevgiyse,
hangi ölçü tarta, biçe,
kim ola da yargılaya,
ve ne hakla sınıflaya,
bu ‘ben’ denen evreni?


evren ki, kabul etmiş varlığı,
yargıyla bağlamamış kolunu kanadını.
izin vermiş, yürümeden koşmaya yönelene,
kabul, demiş, dolmadan taşmak,
olmadan coşmak isteyene.
yağmur her toprağa yağmış,
geçirgen mi, reddeden mi demeden.
güneş her iklimde açmış,
liyakat kaygısına düşmeden.
kuşlar seslenmiş her kulağa,
çiçekler rengini, kokusunu sunmuş,
görmeyenler, duymayanlar olsa da.
güzellik işlenmiş ince ince,
evet, evren sevmeyi bilmiş.
evren, bunca haklı ve yansızken,

ben ne hakla ve ne cüretle yargılayayım seni?
ben bence, sen kendince yolcularız sadece,
farklı doğrularımızla,
‘tek’ ve değişmez gerçeğe.


su, suyu bilir mi,
veya hava, havayı?
göz kendini göremez de,
aracı kılar aynayı.
her özne nesneye yükler kendini,
tek başına devindiremez ki,
işlevselliğini!
insan da böylesine,

diğerleriyle beraberce,
ve diğerlerine kıyasla
idrak eder varlığını.
ve çoğalır kendi içinde,
varoluşu deneyimledikçe.
ama kendinden uzaklaşır,
kendini ararken herkeste.
her ilişkide sorgular,
ve sorgulanır.
doğru-yanlış ekseni oynarken,
yargılar ve yargılanır.
her aşkta dağılır,
her ihanette parçalanır.
yorgun düşer,
şaşkınlaşır.
yeni yönelişlerde çare arar,
ama her seferinde ders aynıdır.
ancak arayışların dindiği noktada,

dağılan yollar toparlanır.
ve kişi değişmeyen bir alanın çekiminde,
kendi merkezinde odaklanır.
bir yangındır içe düşen, çaresi olmayan,
bir yangın, salt olanı sayıklayan…


dalga diğerleriyle beraber,
onlarla yarışır gibidir de,
kıyıya her çarpışında,
kendine karışır yine.
ama her buluşma,
ayrılığı besler içinde.
form yok olur ya bir anda,
telaş başlar kıpır kıpır,
yeniden dalgalanmaya.
ve ayrılık yeniden,
ve yalnızlık biteviye!


kendine her karıştığında,
kısacık, hem de sonsuz bir an içinde,
su ve sadece su olduğunu anladı belki.
ama, kıpırtısını varlığı bellemişti bir kez,
durmak, durulmak yok olmak demekti sanki.
bu yüzden döngüyü,
bu yüzden ayrılığı,
bu yüzden yalnızlığını seçti.


yaşam denen prizmada,
ayrışır da tek bir ışık,
nice görüntü birbirine karışır.
zorlaşır ayrımsamak sana düşen alanı,
zor gelir benimsemek ortak yaşam planını.
oysa hepimiz, her birimiz,

dört bir yana savrulmuş
bir bulmacanın parçaları misali,
ayrı düşen komşularız aslında.
hepimiz, her birimize muhtaç
her birimiz, hepimize gerekli.
ve nice zamanlar boyu,

her şey her şeyi arar.
ama her yakınlaşanı,
bir benlik güdüsü ıralar.
bir korkudur yaşanan,
korkudur, ayrı kılan,
ve sevginin yollarını tıkayan.
ve bildik manzara çizilir defalarca,
acı ve hüzün, tüm acımasızlığında.
ta ki, eriyene dek tüm duvarlar,
ve bilinçte ergiyene dek tüm farklılıklar.


ayrılık, özne-nesne ikiliğinde,
bütünlük ise yüklemin içreğinde.

ya nehri gütmeye çalışan,
ya da güdülen olduğunca,
ayrısın sudan.
algıların yargı olur,
yargıların ise,
farklılığı dışlayan.
ancak su gibi hissettiğince,
çabasız eyleme dönüşür yaşanan.


hep hak arar dururuz,
tartısı, ölçüsü varmış misali.
haklı olmak öyle önemlidir ki,
her ortam bir mahkeme,
hep, birileri yargıçmış gibi sanki!
tek bir ‘haklısın!’ sözü için,
nice tartışmalar, çatışmalar,
bitmeyen savunmalar, saldırılar,
bu nasıl bir aklanma güdüsü ola ki?
oysa hak, sorumluluğun izdüşümüdür sadece!
sen yaşarken doğru bildiğince,
edimlerinin hem ödülü, hem de bedeli,
ve evrenin seni buluşturduğu noktada,
hale yüklediğin mana denli geçerli.


aklın matriksinde parçalanmış bir dünya!
anlaşmak adına mantıkla sınırlı,
anlamak adına kıyasla sınıflı.
korunmak adına korkuya açık,
iş sevgiye gelince, karmakarışık!
parsellenmiş madde,
parsellenmiş mana,
akıl bir köşe-kapmaca oyununda.
ama bu oyun hiç bıkmaz ki,
durup sorgulamak gerek.
bütünü hissetmek için
akıla yürek gerek.


tüm varlığını kat her an’a,
ve varlığının hiçbir ögesini yadsıma.
beden de korunmalı, zihin de,
hele de yürek, tüm inceliğinde.
dışlama, sınıflama, yargılama,
madde de beslenmeli, mana da,
hepsi çok önemli
bütünlüğün adına.
ve her ne ise yaşanan,
her zerrende hisset ve kutsa,
yaşanan ölüm bile olsa.


bütün, parçaların toplamından ibaret değildir.

kaç, göz, burun, kulaktan mı ibarettir,
bir insanın evren yüklü yüzü?
peki ya gözlerden bakan kim?
kim, seslenen “insanım” diyen sözü?
kelimeleri bildiğinde anlar mısın cümleyi?

hele de satır arasına saklanmış düşünceyi?
nice okusan da soruyu tüm detaylarında,
bağlantıları çözdüğünde, çözersin bilmeceyi.
tek tek çalışsan da her bir parçayı,

kokusunu, tadını, hatta atomik yapısını,
ancak hepsi birleştiğinde duyarsın,
bütünlüğün mesajını.
ve ancak o an farkedersin,
parçanın bütüne katkısını.
rolümüz birliğimizde işlev bulur,

bu sonsuz ilişkiler ağında.
ve tek bir şeyi anlamak,
her şeyi anlamaktır aslında.


parçaya özen, bütüne özendir aslında.
ama detaylara kapılıp,
bütünü gözden yitirmeme şartıyla.
sırf önüne bakarsan, uzaklar çarpar sana,
uzaklara dalarsan da, yakın dolanır ayağına.
denge arıyorsan, yakını dikkatle kolla
yürürken, adımına kat bakışı.
ama uzaklar zihne sığmaz,
uzakları gönlünde taşı.


tek bir hücre yara alsa,
sancı sarmaz mı tüm bedeni?
özen zerrede başlar,
parça, ki bütünün içrek nedeni.

her şey aynı mucizenin kanıtı,
herkes bir ortak ihtişamın tanığı.
bir damla su dahi bir umman denli aziz,
ola ki idrak et yaratıyı, yaratığı.

 

sonraki sayfa