18

Latinler, eskiden saatlerinin uzerine şöyle yazarlardı:

Vulnera omnez, ultima nekat.
hepsi yaralar, sonuncusu öldürür.

ama ölmek gerek belki,
acının toplayıcısı olmaya.
alıcısı olmayınca verici kalmaz çünkü,
bunu farketmekse, gerçek özgürlük ola!


silinmez izler kolayca
hele de yolcu yüreğinden geçiyorsa.
silinmez, ama solar koyuluğu zamanla,
yolun kumdan kayadan değil,
sudan oluşuyorsa.


sevinçtir ilacı acının,
bir gülümseme kurutur gözyaşlarını.
ne denli derinse de hüsran ve hüzün,
mutsuzluğu mutluluk seyreltir ancak.
paylaşalım deriz, tamam,
ama salt ağlayarak mı?
beraberce beslemek mi gerek,
zaten yüklü olan sıkıntı alanını?
olguya katkın olursa ne ala.
ama n’olur ortaklaşma adına,
olumsuzu hemence benimseme.
ağıt değil, bir şarkı olsun yaşamın,
notalar sınırlı, herkese aynı ama,
sen iyiyi, doğruyu ve güzeli bestele.


mümkün mü yok etmek hoş olmayanı?
ama yeğ tutarsan her seçimde hoşça olanı,
kolaylaşır kabullenmen yaşam denen planı.
tıpkı tuzlu suyu, suyla inceltmek gibi,
inceltmek gerek serti, kabayı, acıyı.
inadına güzellikle, inadına sabırla,
insanca sevmenin tüm ustalığıyla.


ne kadar zorlarsa koşullar,
düzensizlik o denli çabuk gelir.
bir sürüyü denetlemenin en iyi yolu,
daha geniş otlak vermektir’, denir.
keskin bir acıyı azaltmanın yolu,

nice şeyle oyalanmak değil midir?
değil mi ki, aynı miktardaki tuz,
bol suda daha az farkedilir?
içsel huzur yolu da böyle.

asla dar alanlarda bunalmamalı.
kontrol edilmek istenen her neyse,
önce serbest bırakılmalı.
nice kanat çırpsa da özgürlüğe,

nice gezinse de duygu ve düşünce,
inan, konacağı yeri bilir,
sen sevgiyle beklediğinde.


susuz suyu ararken,
su susuza akar ya,
en sıkıntılı bir anda,
çözüm hep en yakınında.
çözüm, salt bir çağrı-ötesi,
yüreğin sessiz çığlığında.


bir arayış varsa bitmeyen,
buluş olmadığındandır inan.
her buluş sanılan bir oyalanış,
her oyalanış ise,
oyunu daha iyi anlayış!
ve bir kere, bir kere daha,
kendi yalnızlığına kaçış.


hırsla sana yöneldiğinde biri,
karşısına dikilmek yerine,
yana çekilmeyi dene.
ölçüsüzdür, dengesizdir kaba güç,
kendi ivmesi düşürür onu yere!
kılıç değil, zekadır bitiren işi,
ve kendi gücüne yenik düşer,
saldırgan kişi.


savaşçı ilk dengeyi öğrenir.
sımsıkı ayakta durmayı,
ve merkezlenmeyi.
tek bir nokta gibidir tüm varlığı!
şaşmaz hassaslıkta bir odak,
tüm hareketinin kaynağı.
ama olur ya, düşeyazdığında,
yuvarlar bedenini.
bilir çünkü,
köşeler, sivrilikler
mutlaka zarar görecek olan,
çarpmanın dinamiğinde.
bilge de böylesine sarar evreni.
özünde dingin bir beklemede.
etkinlik gerektiğinde ise,
esnek ve yumuşacık,
katılır devinime.


içten içe severiz kanamayı,
severiz kendimize acımayı.
acıyı kutsal ve kaçınılmaz,
acımayı şefkat bilmişiz çünkü.

bizi insanlar, olaylar değil,
zaaflarımız yaralar özde.
ki, yaşam çarptığında bize,
en zayıf noktamızdır kanayan,
bedenimizde, hem de yüreğimizde.
ve ne denli kollasak da cidarlarımızı,
darbe alacaktır mutlaka yaşanandan.
aslolan, yumuşak merkeze biriktirmek gücü,
ve şifalanmak, o tükenmez kaynaktan,
en derin yaraya kalıcı sağaltım sunan.


korumak sanırız da,
kundaklarız kendimizi.
sımsıkı, kaskatı ve tutuklu.
ses veremez hiçbir isyan,
kımıldayamaz hiçbir özlem.
çırpınır içimizde sessizce gizlenen.
yara kendi içinde kanar da,
izi sızmadıkça dışarı
sanki yoktur,
unutulur!

ama açık yara canımızı yaksa da,
şifa için sargıları çözmemiz gerek.
ve kendi karanlığımıza gömdüğümüzü,
kendi güneşimize çıkarmak gerek.


tatlıyı da saymayı bilsen,
yaşadığın acılar denli,
çok net farkedersin
yaşamını koruyan dengeyi.

hala varsan, varsa evren,
dengede demektir tüm var edilen.
dinamik bir uyum içinde mevcut,
her element, etken veya edilgen.
dar gözlemde ‘kara’ daha çok düşebilir bir alana,
veya kötü, veya çirkin fazlaca uğrar yaşamına.
ama sen yükseldikçe bilinç dağında,
çoğalır veri, anlamlanır manzara,
daha ve daha geniş açılımlarda.
görürsün ki, farklı renkler çatışmıyor,
ama tümlüyor yekdiğerini.
ve ne bir birim siyah fazla,
ne bir birim beyaz eksik,
her şey gereğince ve doğalınca
birbiriyle ve birbiri için var olmakta.


varsa bir birim bile sevinç içinde,
besle, büyüt ki sunasın şifa niyetine.

dert çok, acı çok, hüzün dopdolu!
sanki yolun netliği gözyaşıyla buğulu.
üzülmemek mümkün mü,
ya da, duymamak, hissetmemek?
mümkün mü kanamamak,
yaşanana ortak isek?
ama yine de ve hep,
güzelliği beslemek gerek,

ve büyütmek, dalga dalga, sevinci.
yaymak için, mutluluk denen bilinci.


sonsuzluk içinde, hep sonlularda,
bu kabulle kaldık bu insanlık durağında.

son’ludur bize düşen döngüler,
her ‘ilk’, ‘son’a gebedir bu yüzden.
içi içe doğar, ölür nice süreçler,
birbirini yaratır, ‘iyi’ler, ‘kötü’ler,
güzel ve çirkin, günler ve geceler.
budur devinimin gücü,
acı da biter, haz da,
kış da sona erer, yaz da.
ama hep yenileri var ya yaşanacak
ölene dek, hatta sonsuzca…


katı olana balzoyla vurursun iz bırakmaz,
ince olanı ise, bir nefes titretir derinden.
kat kat kabuklarla örtülü hassas yanımız,
korumak adına sakladığımız, sakındığımız.
ama en umulmadık anda bir ezgi dokunur ona,
gün batımında gökyüzünün renkleri, denizin sesi,
veya yaz güneşinde bir rüzgarın serin esintisi!
ruhumuz, maddenin doyumsuzluğunda bunalmış,

derinlerin özlemini taşır, o kırılgan duyumsayış.

sonraki sayfa