25

yandık da ışıdı mı ortalık?
yandık da tükendi mi karanlık?
yandık, hem de çığlıklarla
yandık ama, beyhude mi acaba?
küller kaldı, toz-duman etraf,
yolu bile seçemiyor gözlerim.
ve yalnız, ve yoksul, ve çok yabancı,
hali anlatamaz ki yaban sözlerim?
yeniden başlamak, yine ve defalarca,
kıvılcımı çakmak, ellerimiz titreyerek.
ve yeniden onarmak her ne kaldıysa,
ola ki, can ‘od‘una yeni kav gerek!


kapanırsın, kendi ateşinde yanmaya.
sen dayanırım sanırsın da,
sevgi duramaz kapalı alanlarda.
iğne deliğinden sızar ama,
sonsuz bildiğimiz dar gelir ona.
yeniden doluş içindir içe dönüş,
dolmak, ki bolca dağıtmak adına.
yeniden doğuş içindir içe dönüş,
doğmak ki, yeniden yaşamak adına.


denizler içimde kabarıyor,
nehirler duru yeşil, damarlarımda…

bas bas bağırıyor şehir!
oysa nice duvarlar ardında,
acı ağlamakta sessizce.
ve yalnızlık,
ve çaresizlik,
duyuramıyor sesini.
güneşin gölgesi büyüyor,
kocaman binalara çarptıkça.
kolayca gizlenmede karanlık,
ışığın sızmadığı kuytularda.
gülümsemiyor yüzler,
yüreğin türküsü, hıçkırık misali!
ve güzellik inliyor ince ince.
duyulmuyor artık sevincin ıslığı.
çığırtkan bir gürültüde boğulmuş
nice özleyişin fısıltısı.
özledim, yıldızların şarkısını…


yaşayan bir organizma misali,
büyüdükçe büyüyor gürültü.
içimizi, dışımızı kaplamış,
çelişen, çatışan seslerin yankısı.
nice ağız aynı anda konuşmada sanki!
en şımarık ses en bağıran, en baskın!
duyulmuyor kuşların sevinç şarkısı.
yaşam, mesajını fısıldar oysa,
sana, sadece sana, yalnızca sana.
duymak için sus, sustur sesleri,
karmaşanın odağında, sessizliğini kutsa.


gül be özüm,
anlamaya ramak kaldı.
azı da, çoğu da gördün,
ne fark vardı arada,
hissetmek istediklerinden başka?
sende doğdu, sende öldü güzellik,
kayıt koyduğunca tatsızlaştı yaşanan.
nicesi sardı veya sarstı, salladı seni,
kah sevinç oldu, kah ise acı, seni uyaran.
oysa şimdi tam ortadasın.
bu boşluk misali hale dayan!
duygusuz belki,
ama fazlasıyla duyarlı,
bu hal farklı, zor anlaşılan,
ama seni sana uyandıracak olan.
gül be özüm,
an’lamaya az kaldı.


yükünü almış, dopdolu bir yalnızlığın suskunluğunda,
sessizin, sessizliğin çığlığı çok daha keskindir aslında.
söylenen, kişiden evrene yankı bulur da,
gönül kulağıyla duyan farkedebilir anca.


gönül, boyutsuz bir umman içredir,
her çırpınışta ince ince incinir.
hem sivrildim, hem yontuldum nicedir,
canlandım mı, yıprandım mı, kim bilir?
bir dalga daha geçti üstümden,
peşi sıra daha, dahası gelir.
bulandı masmavi sular birden
arındım mı, kirlendim mi kim bilir?


yazıma düşen yağmurlar dindi birden
coşkuydu, isyanıydı gökyüzümün.
toprağa düşmüş bir balık
can bulmuştu damla damla.
ama dindi yağmurlar işte
güneş kavuruyor susuzluğu
ve susuz, suyu özlüyor yine…


güneş vazgeçmeye dünden/geceden hazırdır da,
ümittir onu doğduran her yeni güne.
ve yalnızlık gölge misali büyürken kuytularda,
sevgidir tek yaşayan umut, nice yorgun gönülde.


vazgeçene dek…

duraktır ya, her gelen gidesidir biliriz.
hem gelene, hem gidene merhaba deriz.
duygunun hası hep beklemede,
değişken halimize güler geçeriz.
ama ki bozulursa uyum, çatlarsa sesler,
mekanı doldurursa ‘ben’ telaşlı hevesler,
susmamızın zamanıdır besbelli,
sessizce gönlümüzü yükler gideriz.


gölgem tutunuyor bir yerlere, bir şeylere,
ben gitmek, yitmek isterken,
yok olmak isterken tüm özlemlere…


sessizlik…
sadece sesin değil,
her şeyin yokluğunca!”

herkes susar da,
ses susmaz içinde.
duygular konuşur,
düşünceler tartışır,
bir telaş ki, durmaksızın!
adeta her hücre bir talepte,
beden yorgundur, yürek kırgın,
zihinse olan bitenden şaşkın.
kontrolsüz, yaygaracı bir kalabalık
dolanır seninle her yerde.
sessizliği dilersin, sus kılan karmaşayı,
sorusuz, sorgusuz, kavgasız,
öylece kalakalmayı.


dünyayı terk halindeyim,
bedende değilse de henüz,
duyguda, düşüncede, düşte.
bu yüzden kaçışım, saklanışım,
bu yüzden salt kendime dayanışım.
bu yüzden sözlerle dolu, susuşum!


gitmek…
sonu olmayan bir yolda,
perspektifin yanılgısı misali,
son bir noktada gözden yitmek!
sanki kanıtlarcasına
bu hayale kanmadığını,
dünyaca vaatlere inanmadığını,
ve geride bırakılması gerekeni
terketmeyi umursamadığını!

gitmek…
vedalaşmadan hem de!
her andan öte kendinle,
ve buralara sığmayan sevginle…


her ‘merhaba’, ‘hoşca kal’dır aslında,
bu sonlara kurgulanmış süreçte.
her başlangıç ayrılığın tadında,
sonsuzluk çınlasa da bilinçte.
ama bir eşik var, hem çok yakın
hem duyumlar-ötesi.
o noktada çağır beni,
birliğe, sen-ben ertesi.


öyle suskun ki söz,
sanki küskün manaya.
ne söylesem ya çok az,
ya da çok ama çok fazla!


coşarsın,
yazarsın,
paylaşırsın.
ama öyle haller vardır ki,
satırlara sığmaz.
susarsın…

24.11.2003