Jean Guitton

Tanrı ve Bilim‘den…
Jean Guıtton, Grıchka Bogdanov, Igor Bog

Tanrı ve Bilim”, bir dizi söyleşiden, bunun ötesinde de felsefe geleneğinin son büyük Batı düşünürü olarak kabul ettiği Jean Guitton ile yapılan bir görüşmeden ortaya çıkmıştır.

Bu nedenle, bir zamanlar başka kültürlerde, eski Yunan’da ya da Ortaçağ’da yapıldığı gibi “Yüksek Sesle Felsefe”yi içerdiği görülecektir. Pek doğal olarak, sonunda şu basit ama temel sorulara gelinmiştir:

Evren nereden geliyor?

Gerçek nedir?

Maddesel dünya kavramı bir anlam taşıyor mu?

Neden hiçbir şey yok da, bir şey var?

Düşünceler tarihi biraz yakından incelenecek olursa, iki karşıt akımın, iki hasım kavramsal kampın yan yana bulunduğu, kimi zaman da birbirlerine sert bir biçimde çarptığı görülecektir: Bunlar tinselcilik ve maddeciliktir.

İlk kez saint Thomas Aquin ile ortaya çıkıp daha sonra Leibniz ya da Bergson tarafından yavaş yavaş geliştirilmiş biçimiyle, tinsel görüşe göre, gerçek salt bir düşüncedir; öyleyse, tam anlamıyla, hiçbir maddi dayanağı yoktur: Biz sadece düşüncelerimize ve algılarımıza kesin gözüyle bakabiliriz.

Oysa, gerçeğin maddeci anlayışı tümüyle ters bir düşünceyi ortaya atıyor: Demokritos’tan Karl Marx’a dek, tin, düşünme alanı, özdeğin sadece gölge olaylarıdır; özdeğin dışında hiçbir şey yoktur.

Varlığın niteliği ile ilgili bu iki öğretiyi, bunlara karşılık olan şu bilgi kuramları tamamlayacaktır: İdealizm ve gerçekçilik. Gerçek bilinebilir mi? Olanaksız, diye yanıtlayacaktır İdealist: Biz sadece görüngülere, Varlığın çevresine dağılmış tasarımlara erişebiliriz. Gerçekçi ise bunun tersini söyleyecektir; ona göre dünya bilinebilir, çünkü kuşkusuz karışık, ama ussal hesaplanabilir mekanizmalara, düzenlere dayanıyor.

Oysa bir düşünce devriminin, yüzyıllardan bu yana felsefenin görmediği bir epistemolojik kopmanın sınırındayız. Bize öyle geliyor ki kuantumlar kuramının açtığı kavram yolundan önceki iki akıma dayanıp bunları aşmak, sentezini yapmak üzere, tümüyle değişik yeni bir dünya tasarımı ortaya çıkıyor. Yeni doğan bu kavramı biz tinselciliğin berisine, ama maddeciliğin çok ötesine oturtuyoruz.

Bunun yeni bir düşünce olması nereden geliyor? Tinle özdek arasındaki sınırların kaldırılmasından. Bu yüzden biz de ona şu adı vermeyi kararlaştırdık: Metarealizm (Gerçeklikötesicilik).

Neden hiçbir şey yok da, bir şey var? 
Neden evren ortaya çıktı? 

Gözleme dayalı hiçbir fizik yasası bu sorulara yanıt vermemize olanak tanımıyor. Bununla birlikte, bu aynı yasalar başlangıçta ne olduğunu kesin bir biçimde betimlememizi sağlıyorlar: Sıfır zamanın serabından sonra saniye geçiyor; bu düşünülemeyecek küçüklükte bir zaman süresi, çünkü 1 rakamından önce 43 sıfır var. Bir karşılaştırma için söyleyelim, saniye, sadece bir saniye içinde, evrenin doğuşundan bu yana geçen onbeş milyar yılda çakan bir şimşeğin süresinden çok daha uzun bir süreyi gösteriyor.

Öyleyse başlangıçta, onbeş milyar yıl önce neler oldu? Bunu öğrenmek için sıfır zaman, fizikçilerin “Planck Duvarı” dedikleri bu başlangıç duvarına dek geri gitmek gerekiyor. Bu uzak dönemde büyük evrenin içerdiği her şey, gezegenler, güneşler ve milyonlarca galaksi akıl alamayacak küçüklükte mikrokozmik bir “tuhaflık” içinde toplanmışlardı. Neredeyse boşlukta bir kıvılcım gibi.

Ayrıca, unutmamalı ki, kuşkusuz evrenin ortaya çıkışından söz etmek bizi şu kaçınılmaz sorulara götürecektir: İlk “gerçeklik atomu” nereden geliyor? Öyleyse bugün hemen hemen tümüyle bir giz içinde iki sonsuza doğru uzanan bu uçsuz bucaksız kozmik örtünün kökeni nedir?