Biçimlendirici Neden

Rupert Sheldrake, farklı organizma türlerinin her birinin kendi eşsiz, karakteristik biçimine nasıl geliştiği konusuna özel ilgisi olan bir biyokimyacıdır. Bu ‘morfogenetik’ in ya da organizmalarda karakteristik, belirgin biçimlerin meydana gelişinin araştırılmasıdır. Sheldrake’in ana düşüncesi, canlı bir organizmanın gelişmesinin, bir tür holistik alan ya da güç (enerji) tarafından kontrol edildiğidir.

Böyle bir düşünce yeni değildir. Oluşum ilkesi fikri, bu dünyanın “daha az yetkin” formlarına modellik hizmeti gören, kendi yüksek realitelerinde var olan, Platon’un ‘ideal biçimleri’ne dek izlenebilir.

Platon’un ‘ideal biçimler’ kavramındaki sorun, yüksek düzenli bu biçimlendirici ilkelerin, doğada görülen evrimsel değişime uymayan katı ya da durağan bir niteliğinin olmasıdır. Oysa Sheldrake’nin biçimlendirici ‘morfik’ alan önerisi aynı zamanda değişime açık bir modele göre form oluşumu sağlıyor.

Morfik alan doğanın bir tür alışkanlığıdır. Belirli bir form meydana geldiğinde, bunun tekrar oluşması olasıdır. Sheldrake, morfik alanların düşünce veya davranışla ilişkili beyin faaliyeti modellerini de etkilediğine inanıyor.

Aksamını değiştirmeden, radyo üzerinde etkide bulunarak, yayına belirgin biçimini veren ses dalgası gibi, morfik alan da embriyolojik gelişmede DNA molekülü üzerinde etkide bulunur. Radyo dalgasının önemli bir yönü, radyodan sesi oluşturmak gerekli enerjinin çok azını sağlamasıdır. Benzer bir biçimde morfik alanlar da, doğa üzerinde canlı etkiler meydana getirmek için az bir enerjiye gereksinim duyarlar. Bu önce tuhaf bir fikir gibi görünebilir, fakat doğada bir çok süreç en küçük enerji miktarından kolayca etkilenen mikro düzeylerde başlar.

Büyüyen güller ve zambaklar arasındaki farkı düşünün. Baştaki embriyonik moleküler olaylar esnasında mümkün olan en küçük güçler, daha sonraki gelişmelerde birbirlerini çekebilirler. Bu aşamada konu enerji sorunu değil, bilgi sorunudur. Gülün genetik kodu, zambağınkinden daha farklı bilgi içerir ve Sheldrake’in dediği gibi farklı bir morfik alanı temsil eder. Benzer bir örneği, çok küçük enerji düzeylerinde başlayan ve sinir sisteminin geniş alanlarını içeren beyindeki elektrik faaliyeti için de verebiliriz. Gerçekten, sinir sistemi morfik alanların çok ince tesirlerini aramak için en doğal yerdir.

Sinir sistemi üzerinde etkisini ortaya koyan morfik alana ‘motor alan’ denir. Motor alan, bir şahinin gölgesini gördüğünde, saklanmak için koşan küçük hayvanların eğilimleri gibi, genetik olarak programlanmış davranışları meydana getirmede önemli olabilir. Motor Alanlar, öğrenmeyi ve hafızayı açıklama için de yeni bir model sağlayabilirler; yani hatıralar, geçmiş tecrübelerle kurulan motor alanlara eşittir. Bir kişinin bireysel hatıralarının onun eşsiz sinir sistemi ile uyumlu olması gerekmesine rağmen, bu bir kişinin deneyiminin diğerlerini etkileyebileceği anlamına gelir.

Gerçekten de bir şey bir kere öğrenildiğinde, daha sonra bir başka kişi tarafından daha kolay öğreniliyor. Bir düşünce veya davranış modeli, daha önceden meydana getirilmişse, daha kolay ortaya konuluyor. İlginçtir, bu teori bütün insanlığın paylaştığı, evrensel imajlar ya da temalar olan, Jung’un “psikolojik arşetip” kavramının ilk bilimsel, makul açıklamasını veriyor. Jung arşetiplerin, tarihsel zamanının çok uzun dönemleri boyunca inşa edildiğine inanıyordu, bu morfik alanların oluştuğu söylenilen süreçle çok uyuşmaktadır. Sheldrake, ‘morfik titreşim teorisi’nin, Jung’un “kollektif şuur dışı” kavramının, yani arşetiplerin, kökten doğrulanmasına yol açacağını ifade etmiştir.

Morfik alanlarla eşzamanlılık arasında olan bağlantıyı, iki veya daha fazla bilim adamının ya da matematikçinin, birbirinden bağımsız, neredeyse aynı zamanda çok benzer keşiflerde bulunması olayında görebiliriz. Bunun en mükemmel örneği, İngiltere’de Isaac Newton ve Almanya’da filozof, bilim adamı ve matematikçi C.W. Leibnitz tarafından aynı zamanda geliştirilen hesaplama metodudur. Newton, Leibnitz‘in çalışması hakkında hiç bir şey bir şey bilmiyordu ve gerçekte daha kullanışsız matematik bir yöntemle yetinmişti. Böyle rastlantılar sık sık kültürel koşullara atfedilir. Bu bir çok örnekte doğru da olsa, bazı olayları açıklamada yetersiz kalıyor.

Morfik alanların varlığıyla açıklayabileceğimiz anlamlı rastlantıların diğer örnekleri, daha çok yaygın fakat daha az etkileyicidir. İki veya daha çok kişinin, birbirlerinin farkında olmadan, aynı zamanda benzer şeyleri düşündükleri ya da yaptıkları daha sık görülen durumları içerirler. Örneğin, tam siz onu aramayı düşündüğünüzde, bir arkadaşınız sizi arar.Ya da tam bir şeyi düşünmeye başlarsınız, yakınınızdaki bir kişi sizi bu dertten kurtaracakmış gibi, aynı konu hakkında konuşmaya başlar.

Sheldrake’in teorisini desteklemek için sık sık sözü edilen olay, daha önce bahsi geçen ‘Yüzüncü Maymun’ hikayesidir. Ancak bu hikaye bilimsel açıdan fazla bir değer taşımıyor. Benzer nitelikte güvenilir bir olaydan ise Sheldrake’in “The Presence of the Past” (Geçmişin Varlığı) adlı kitabında bahsedilir. Küçük bir İngiliz kuşu olan baştankaranın öğrendiği basit bir davranışın yayılmasıyla ilgili iyi belgelenmiş bir olaydır.

Bu kuşların bir kaçı, insanların evlerine teslim edilen süt şişelerini gagaları ile delerek açıyor ve kapaklarını geriye doğru çekerek sütü içiyordu. Beş santimetre kadar sütü içebiliyor ve bazen de sütte boğulmuş olarak bulunuyorlardı. Dağıtım kamyonlarını izleyen ve şoför sütleri teslim ederken şişelere kırarak giren baştankara kuşlarının raporları da olmuştu. Bu olay ilk 1921’de, İngiltere’de Southhamton’da rapor edildi ve yayılması, düzenli aralıklarla 1947 yılı boyunca, Hollanda, Danimarka ve İsveç’te olduğu kadar İngiltere, İskoç ve İrlanda’nın bir çok yerinde kayıt edildi.

Olayın, sadece taklit etmeyle olduğu biçiminde geleneksel bir açıklaması mümkün olmakla beraber, bazı gerçekler, bu davranışın yayılmasında morfik alanların aktif rolünün lehine kanıtlar sunuyor. Birincisi, baştankaralar beslenme yerlerinden fazla uzaklaşmayan kuşlardır, oysa süt şişelerini açma alışkanlığı, Avrupa’ya yayılması dahil, daha önce söylenen yerlerden millerce uzak birkaç yerde birden ortaya çıktı. Sheldrake, alışkanlığın birbirinden bağımsız yalnız İngiliz adalarında seksen dokuz kere yeniden keşfedildiğini tahmin ediyor. Dahası artan sayıda kuşlar bu alışkanlığı edinince, artan hızla yayıldı. Bu, davranışlarında güçlü motor alanın oluştuğunu akla getiriyor.

Yayılmanın öğretici bir örneği süt şişelerinin İkinci Dünya Savaşı sırasında hemen hemen kaybolduğu, fakat 1947 ve 1942’de yeniden ortaya çıktığı Danimarka’da görüldü. Baştankara kuşlarının çok azı, alışkanlığı savaş öncesi yıllardan ileriye taşıyacak kadar uzun yaşayabildi, buna rağmen, süt şişeleri yeniden mevcut olunca, alışkanlık hızla yeniden ortaya çıktı.

Yine bununla ilgili bir çalışmada, Yale Üniversitesi psikologu Gary Schwartz öğrencilere Eski Ahit‘ten alınmış çok sayıda İbrani’ce sözcükler verdi. Sözcüklerin bazılarını normalde basıldığı gibi verdi, diğerlerinin bazı harflerini rasgele karıştırdı. İbrani’ce bilmeyen öğrenciler, her biri tahmine olan güvenlerini belirterek sözcüklerin anlamını tahmin ettiler. Sheldrake’ in teorisinin tahmin edeceği gibi Schwartz, öğrencilerin, karıştırılmış olan sözcüklerin daha fazla güvenle asıl sözcükleri değerlendirdiklerini buldu. (Anlamlarını doğru tahmin etmemelerine rağmen.) Dahası, Eski Ahit’te nadiren rastlanan sözcüklerle kıyaslandığında sık sık rastlanan sözcüklere duyulan güven oranlarının yaklaşık iki kez yüksek olduğunu keşfetti.

Buradaki fikir, tarih boyunca, güçlü morfik alanlar oluşturan sayısız insanın gerçek sözcükleri öğrenmiş olmasıdır; elbette en sık rastlanan sözcükler en fazla görülmüş ve okunmuşlardır. Gerçek sözcüklerin daha kolay kavranıldığı ihtimali, karışık sözcüklerin, gerçek sözcükler kadar yapısal olarak sağlam olduğunu bulan dil bilimci psikologların değerlendirmeleriyle ortadan kalktı. Farsça sözcükler, hatta Mors alfabesi kullanılarak benzer deneyler yapılmıştır.

Sheldrake’in teorisini Bohm’un “örtülü düzen” düşüncesi ile uyumlu kılan çok şey var. Hem Bohm hem de Sheldrake yaklaşımlarında “holistik” ve her iki teori de “yersizliği” (nonlocality) varsayıyor. Sheldrake’in “morfik alanları“nı, Bohm’un “örtülü düzeni“nin bir özelliği olarak görmek mümkün müdür?

Sheldrake ile konuşan Bohm, morfik alanlar düşüncesinin kuantum potansiyeli kavramında öne sürdüğü özelliklerin bir çoğuna sahip olduğunu fark etti. Bu fikrin kökleri, 1927’de, elektron gibi tek partiküllerin, “kılavuz dalgalar” tarafından yönlendirildiğini öne süren, kuantum fiziğinin Fransız öncüsü De Broglie’nin ortaya attığı daha eski bir düşüncede yatıyor.

Öneri o zamanlar iyi bir kabul görmedi. Bununla beraber, 1950’lerde Bohm, kuantum potansiyeli biçiminde benzer bir fikir tasarladı ve geliştirmek için De Broglie’yle birlikte çalıştı. Daha yenilerde, Bohm yine bu kavramla ilgilenmeye başladı. Kuantum potansiyelinin morfik alanların özelliklerinin bir çoğuna sahip olduğunu belirtiyor.

Etkisi yerel değil, bir radyo sinyalinin enerjiden çok, bilgi sağlayarak bir uçağı ya da gemiyi “yönlendirmesi”ne benzer bir şekilde partiküle yol gösterir. Dahası içinde oluşturduğu bütünsel durumun bir ürünü olması anlamında holistiktir. Elbette, morfik alan tek partikülün hareketinden daha fazla yönlendirici olmak zorundadır. Bir organik yapının tüm karmaşık gelişimini, davranış modelini ya da hafızayı yönlendirmek zorundadır. Fakat fikir aynıdır.