meseller

SÖZCÜKLERİN DEĞERİ

Dünyada Tao’nun en iyi anlatımı diye kitaplara yazılanlar bilinir. Ama kitaplarda bulunan, yalnızca sözcüklerdir. Kitabı değerli kılan, içindeki bu sözcüklerdir. Sözcükleri değerli kılan ise, dile getirdikleri düşüncelerdir. Düşüncelere yön veren bir şey vardır ki, işte o, sözcüklerle anlatılamaz!

Dünya, sözcükleri yüzünden değer vermiştir kitaplara, onları kuşaklar boyu miras bırakmıştır. Aslında değersizdir onlar, çünkü onları değerli kılan şeyler değersizdir. Şimdi senin şu önünde gördüklerin, sadece şekiller ve renklerdir, duydukların, sadece isimler ve seslerdir. Tuhaftır, insan şekiller ve renklerin, isimler ve seslerin Tao’nun özünü kavramaya yettiğini sanır. Oysa şekiller ve renkler, isimler ve sesler gerçek olanı kavramaya yetmez. Bu yüzdendir ki,

bilenler konuşmuyor,
konuşanlar bilmiyor,
(Tao Te Ching, 56. mesel)

ama dünya nereden bilsin bunu?

KİTAPLAR VE ARABACI

Huan Bey bir gün köşkünün salonunda oturmuş, kutsal bir yazı rulosu okuyordu. Arabacı Pien ise avluda bir tekerlek yapıyordu. Derken Pien çekici, keskiyi bir yana koyup beyin huzuruna çıktı:

“Sorabilir miyim, devletlim ne okurlar?”
“Kutlu kişilerin sözlerini okuyorum.”
“Hala yaşıyor mu bu kutlu kişiler?”
“Çoktan ölmüşler.”
“Öyleyse devletlim ölülerin kalıntıları ile uğraşıyorlar, öyle mi?”

Bey öfkelendi: “Bir arabacı parçası ne cüretle bizim okuduklarımızı eleştirmeye kalkar! Şu sözlerinin altında başka bir anlam gizliyse, söyle. Yoksa cellada teslim edeceğim seni!”

Arabacı Pien dedi ki: “Kulunuz olarak, soruna kendi sanatım açısından bakarım. Tekerlek yaparken işi hafife alır, kolaya kaçarsam, tekerlek sıkı oturmaz. Elimi çabuk tutayım dersem, o zaman da dar gelir, uymaz. Ama ne kolaya kaçar, ne de aceleye getirirsem, o zaman işe hakim olurum ve sonuç amaca uygun olur. Sözcüklerle anlatılamaz, el hüneridir bu. Oğluma bile anlatamadım bunu, o bile benden dinleyip de öğrenemedi. Bu yüzden de, yetmiş yaşındayım, tekerlekleri hala kendim yapmak zorunda kalıyorum. Eski devirlerin insanları da asıl değerli olanı, sözle anlatamadıklarını mezara götürmüşler. İşte bu yüzden, devletlimin okudukları eski devir insanlarının yalnızca kalıntılarıdır dedim.”

KUTSAL KAP İLE TALAŞIN FARKI

Yüzyıllık bir ağacı kesip parçalasalar, odunundan kutsal kap yapsalar, bu kabı ince oymalarla, yeşil ve sarı çizgilerle süsleseler, kabı oyarken çıkan talaşı da bir çukura atsalar.

Şimdi, o kurban kabı ile şu çukurdaki talaş güzellik çirkinlik açısından birbirlerinden farklıdırlar; ama kendi doğasını yitirmek açısından aynı durumdadırlar. Haydutlar ile erdemli kişileri de karşılaştırırsan, bunlar da gerçi yaşamları ve ahlaki tutumları açısından farklıdırlar; ama kendi doğalarını yitirmiş olmaları açısından aynı durumdadırlar.

İnsan, doğasını beş yoldan yitirir: Birincisi, beş renk bir arada girer gözüne, görmez olursun. İkincisi, beş ses bir arada dolar kulağına, duymaz olursun. Üçüncüsü, beş koku bir arada dolar burnuna, alnın uyuşur, koku almaz olursun. Dördüncüsü, beş tat bir arada keçe gibi eder dilini, tat almaz olursun. Beşincisi, keyif ve zevk sarhoş eder yüreğini, dengesini yitirmiş bir halde kanat çırpar benliğin.*

Beşi de gerçek yaşamın düşmanıdır bunların; ne var ki Yang ile Mo karşılıklı geçmişler, ayak parmakları üzerinde yükselip ikisi de ayrı tellerden “buldum” diye bağırıyorlar. Bana sorarsanız, ben buna aradığını bulmak demem; çünkü buldukları onları eli kolu bağlı hale getiriyor. Buna bulmak denebilir mi? Eğer aradıkları buysa, kafesteki kuş da “aradığımı buldum” diye sevinmeli. Tüm o sevgi ve nefret, sesler ve renkler yüreklerinde alev almaya hazır kuru çalılar gibidir. Tüm o meşin miğferler ve kuş tüyleriyle süslü başlıklar, madalyalar ve nişanlar insanın elini kolunu bağlamak içindir. İç dünyaları alev almaya hazır kuru çalı ile dolu, dış dünyada kat kat ipler ve zincirlerle bağlı bir halde, hallerinden memnun “buldum” diyorlar. Bulmak buysa, yakalanıp eli kolu bağlanmış, parmaklarına kelepçe vurulmuş haydut da, tuzaktaki, kafesteki kaplan ve panter de aradığını bulmuş demektir.

* Tao Te Ching, 12..mesel.

SARI HAKAN’IN MÜZİĞİ

Be Men Chong bir gün Sarı Hakan’a dedi ki:

“Hakanımızın Dong Ding kıyısındaki vahşi ormanda çaldığı Xian Chi’yi izledim. Müziğin başlangıcı korku verdi bana, ortası derin bir yorgunluk verdi, son bölümü ise alt üst etti beni. Dilim tutuldu, kendimden geçtim.”

“Elbette!” dedi Sarı Hakan. “Çünkü gerçi insanların sazını çalıyordum ama, çaldığım müzik Göksel bir müzikti. Biçimde sanatın kurallarına uyuyordum ama, içerikte saf özü koruyordum.

Bu Göksel müzik ilk bölümünde insanların dertlerini ve Gök’ün yön vericiliğini anlatıyordu. Önce insan varlığının beş duyumunu ve benliğin doğal özgürlüğünü dile getirdi. Sonra dört mevsimin birbirini izleyişlerini düzene soktu ve bin bir türün uyumunu sağladı. Serpilme ve solma dönemlerine kimi zaman barışçı, kimi zaman savaşkan sesler eşlik ediyordu. Dört unsurun uyumu kimi zaman saf ve berrak, kimi zamansa bulanık ve pusluydu. Su gibi akan bir ışık seli olmuştu sesler. Böceklerin larvaları başladılar kımıldanmaya kozalarında. Ve umulmadık bir anda bir gökgürültüsü sarstı onları. Başlarken bu bölümün bir başlangıcı yoktu, biterken bir sonu yoktu. Ölüm – doğum – tam bitti sanıyordun, yeniden başlıyordu! Sonsuz ve tükenmez olarak ve ara vermeden sürüp gidiyordu. İşte buydu seni korkutan.

İkinci bölümde ise çaldığım müzik, aydınlık ve karanlık, zahiri ve batıni ana güçlerin, Yang ile Yin’in uyumunu izliyordu.

Güneşin parlak, ayın donuk ışığını yansıttım ezgilere. Bir uzun oluyordu notalar, bir kısa. Bir yumuşuyordu sesler, bir sertleşiyorlardı. Değişiyor, dönüşüyordu onlar ama, müziğin makamı aynı kalıyordu. Hakim bir motif yoktu müziikte, bu yüzden sonsuzluğa uzanan bir ezgi oluşuyordu. Notalar geniş ve yankılıydı, ton berrak ve duruydu. Bu yüzden ruhlar ve tanrılar sırlarını koruyor, güneş, ay ve yıldızlar yollarını izliyorlardı. Sonluluğun sınırlarıyla sınırladım onları. Sonsuzluğun sellerine kattım onları. Sen, yakalamak istiyordun ama, yetişemiyordun. Hiç’liğe giden yolun başında güçsüz kalakalmıştın. Kendi uduna dayadın göğsünü ve birlikte mırıldanmaya başladın ezgiyi. Gözünün ışığının gücü tükendiğinden bakma isteğini yitirmiştin. Ben erişilmez bir yerde olduğumdan, sen, sanki için boşalmış da yalnız biçimin kalmış gibiydin; ağustos böceğinin içi boş kabuğu gibi. Yorgundun.

Müziğimin üçüncü bölümünün notaları yorgunluğunu duymana fırsat vermediler. Onları doğal özgürlürlüğün yasalarına uyumlu kıldım. Birbirini izleyen sesler köpüren kaynaklar gibi, fışkıran filizler gibi, ormanların gözlerden gizli neşesi gibiydi. Derin, tan yeri gibi sessiz ve yankısız akıp gidiyorlardı gizli bir dünyada, karanlık derinliklerde. İstersen ölüm de sen ona, istersen yaşam; ister gerçeklik de, ister yanıltı. Erimiş, dağılmıştı notalar. Hakim bir motif olmadığından ezgi sonsuzdu. Dünya kavrayamazdı onu. Onu anlamak ancak kutlu insanların harcıydı. Ancak kutlu bir kişi bu duyguları kavrayabilir, yasallıklarını izleyebilirdi. Gizli bir çekim gücü olmadan da dolu dolu duyumsuyorsa duyu organları, işte odur Göksel müzik. Sözsüzce mutluluk dolar yürek. Girdaplar Tanrısı onu şu sözlerle kutlar:

kulak veren onu duymaz.
bakan gözler onu görmez.*
(Tao Te Ching, 14. mesel)

O Gök’ü, Yer’i doldurur, tüm mekana yayılır. Duymaya çalışıyordun onu, ama kavrayamıyordun. Bu yüzden kendinden geçtin.

Başta müzik korku verdi sana: Bu korku sarstı seni, uykundan uyandırdı. Sonra yordu seni müzik: Bu yorgunlukla yalnızlığa çekildin, kendini buldun. Son bölümse alt üst etti duygu ve düşüncelerini, çılgın gibi hissettin kendini: Bu çılgınlık seni Tao’ya götürür. Tao’ya bir vardın mı orada karar kılar, onunla BİR olursun.”

HAKAN VE BİLGE

Kutlu Hakan Yao, tahtını bilge Xuyu’ye bırakmak istiyordu. Ona dedi ki: “Ay ve güneş doğduktan sonra mumunu söndürmeyenin ışığı sönük kalmaz mı? Yağmur mevsimi başladıktan sonra bostanını sulamaya devam edenin çabası boşa gitmez mi? Siz tahta geöecek olursanız ülke huzura kavuşacak; ben hala tahtta kalmak istersem, orada boşuna yer tutar duruma gelmez miyim? Rica ediyorum, ülkenin yönetimini alın!”

Xuyu yanıt verdi: “Siz ülkeyi yeterince düzene sokmuşsunuz. Artık ülke düzenlenmiş olduğuna göre, ben yalnızca bir ad mı olayım? Ad, gerçeğin konuğudur, ben yalnızca konuk mu olayım?

Çalıkuşu yuvasını ormanın derinliklerine kurar, ama tek dalla yetinir. Köstebek suyunu geniş ırmaklardan içer, ama karnını doyuracak kadar! Dönün yurdunuza, vazgeçin bu sevdadan beyim! Sizin tahtınızla bir alış verişim yok benim. Deyin ki aşçıbaşı mutfağını düzenli tutamıyor da olsa, başrahip kutsal kupalarını, kurban kaplarını çiğneyip geçer de, onun yerini almaya koşar mı hiç?”

PARADOKSLAR ÜZERİNE

Ürkek Saksağan Usta (Juciano Zi), Yaşlı Çınar Usta’ya (Changwu Zi) sordu: “Değerli ustadan hep şöyle sözler duyarım: ‘Kutlu kişi işinin peşinde koşmaz. O, ne yarara yönelir, ne zarardan kaçar; ne mutluluğu arar, ne Tao’yu izler. O, konuşmadan söyler ve konuşurken susar. O, dünyanın tozunun ve kirinin ötesinde gezer.’ Değerli usta bu tür sözleri, kaynağı belirsiz deli dalgalara benzetir hep. Oysa bana kalırsa bunlar Tao’nun gizemine işaret ediyor. Nasıl buluyorsunuz benim bu görüşümü?”

Yaşlı Çınar Usta yanıt verdi:”Bunlar öyle sözlerdir ki, değil ben, Sarı Hakan gelse onu bile zıvanadan çıkarırlar. Hem sen beklentilerinde pek acelecisin: Yumurtayı görür görmez, horozun öttüğünü duymak istiyorsun. Tatarokunu görür görmez, hemen sofraya kızarmış kuşlar gelsin istiyorsun. Gel ben sana biraz bu tür delice laflardan biraz edeyim de, sen de deli gibi dinle bu lafları, bak…

Gün olur, düşünde şarap içer insan, uyanınca acılar ve gözyaşları içinde açar gözlerini. Gün olur, düşünde acı çeker, gözyaşı döker, uyanınca neşe içinde ava çıkar. Düş görürken fark etmez düşte olduğunu. Hatta düşün ortasında yorumlamaya da kalkar onu. Bir de uyanır bakar ki, hepsi düşmüş!

Ama bir de büyük uyanış var: O uyanışta da büyük düşü anlar insan. Kimi budala da uyanık olduğuna inanır, kendisinin hakan mı, çoban mı olduğunu pek iyi bildiğini sanır.

Demek sen de, ben de uykuda düş görmekteyiz! İyi ama, öyleyse benim sana ‘düş görüyorsun’ demem de düş değil mi?

İşte bu tür sözlere paradoks derler. On bin kuşakta bir kutlu kişi gelir de bunları çözerse, sen ona var de ki, güneşin doğuşundan batışına kadar geçen süre içinde geldi!”

KİM HAKLI; KİM HAKSIZ?

Diyelim ki seninle tartışıyoruz, tartışmada sen beni yeniyorsun, ben seni yenemiyorum. Bu, senin haklı, benim haksız olduğumu gösterir mi?

Ya da ben seni yeniyorum, sen beni yenemiyorsun: Bu, benim haklı olduğumu ve senin haksızlığını gösterir mi?

Gerçekten ikimizden biri haklı, diğeri haksız mı? Yoksa ikimiz de haklı, ya da belki ikimiz de haksız mı? Sen ve ben bilemeyiz bunu. Peki ama, insanlar böyle bir kararsızlık içindeyken, kime başvurabilirler hakem olarak?

Kararı seninle aynı görüşte olan birine mi bırakalım? Ama seninle aynı görüşteyse, nasıl tarafsız karar verebilir?

Yoksa benimle aynı görüşte olan birine mi bırakalım? Ama benimle aynı görüşteyse, nasıl tarafsız karar versin?

Yoksa kararı, ikimizden de farklı görüşte olan birine mi bırakalım? Ama ikimizden de farklı düşünüyorsa, nasıl karar versin?

Ya da ikimize de hak veren biri? Ama o da birimizi seçemez. Şimdi sen ve ben, ve de başkaları, daha birbirimizle anlaşamazken, bir de kalkıp dışımızda birine mi bağımlı hale getireceğiz kendimizi…?

İyisi mi, unut görüş ayrılıklarını… Sonsuzluğa yüksel, sınırsızlığı mekan edin kendine!

GÖLGE VE “ÖTEKİ”

Gölgenin kenarları, gölgeye sordu: “Beyim, bakıyorum bir eğiliyor, bir dikleşiyorsunuz; bir yürüyor, bir duruyorsunuz. Ne iştir bu?”

Gölge dedi ki: “Aman efendim, ne tuhaf bir soru! Neden böyle olduğunu ne bileyim? Ben, ağustos böceğinin içi boşalmış kabuğu gibi, yılanın değiştirip attığı derisi gibiyim. Ama bunlardan farklıyım da. Ateş başında, güneş ışığında güçlenirim. Karanlıkta ve geceleri zayıflarım, solarım. Ve ‘öteki’ne bağımlıyım ben – ki, o da başkasına bağımlı! O gelir, ben gelirim. O gider, ben giderim. O güçlü ve sağlıklıysa, ben de güçlü olurum. İkimiz de güçlü ve sağlıklıysak, nedenini niye sorayım?”

DELİNİN TÜRKÜSÜ

Konfüçyüs bir gün Qu’yo gitti. Qu’nun delisi Jieyu çaldı kapısını, kapıda şunları söyledi, gitti:

zümrüdüanka, hey zümrüdüanka,
günden güne ağarıyor tüylerin.
gelecek gelmek bilmiyor,
geçmiş kaçıp gitmiş geri dönmüyor.

dünya Yol’undaysa etkilidir kutlu kişi,
dünya Yol’dan çıktı mı gizlenir kutlu kişi.
bugün ise ne o doğru, ne öteki.
mutluluk tüy gibi hafif – tutamıyorsun.
mutluluk yer gibi ağır – kaçamıyorsun.

hiç mi hiç – söyleme derdini.
hep hep her – geri dur gitme.
dikenler dikenler – dolanır ayaklarına.
yanıltır tuzaklar – şaşırtırlar yolunu.

yüksekteki ağaç çalar kendinden.
kandildeki yağ yanar kendinden.
tat verir tarçın ağacı – dallarını keserler.
yarar verir mum ağacı – gövdesini soyarlar.
herkes bilir yararını yararlının,
kim bilir yararını yararsızın?

PARMAKSIZ İLE KONFÜÇYÜS

Lu kentinde Parmaksız Shu Shan derler, ayak parmakları kesilmiş* biri yaşardı. Bir gün topallaya topallaya Konfüçyüs’ü ziyarete gitti. Könfüçyüs azarladı: “Kendi suçunuzla felakete düşmüşsünüz. Artık bundan sonra bana gelmenizin ne yararı var?” Parmaksız dedi ki: “Ben kendimi bilmezlik ettim, hataya düştüm, bu yüzden ayaklarımı yitirdim. Ama şimdi buraya geldimse, bu, ayaklarımdan da değerli bir şeyim var da onu yetkinleştireyim diyedir. Şu dünyada kimse yok ki, Gök, üstüne gerilmeyi, Yer, altına serimeyi reddetsin. Ben sandım ki siz de Gök ve Yer gibisiniz. Sizin şu olduğunuz gibi olduğunuzu nereden bileydim, Usta?”

Konfüçyüs, “Kabalık ettim, bağışlayın.” dedi, “içeri buyurmaz mısınız? Bildiğim ne kadarsa, size de öğreteyim.” Ama Parmaksız yürüdü gitti.

Konfüçyüs öğrencilerine dedi ki: “Bu adamı örnek alın. Kötülük etmiş, ayaklarını kesmişler, yine de öğrenip eskiden işlediği hataları düzeltmeye çaba gösteriyor. Ya erdemine toz konmamış kişilerin çok daha büyük çaba göstermesi gerekmez mi?”

Parmaksız ise Lao Dan’a (Lao Tzu’nun diğer adı) gidip olup biteni anlattı: “Bu Qiu (Konfüçyüs’ün öz adı) adam olmaz.” dedi. “Nedir öğrencilerinin önünde yaptığı o asalet ve nezaket gösterileri? Çok akıllı, çok kurnaz biri olarak şöhret yapmaya çalışıyor. Bilmez mi ki, gerçekten kutlu kişi, bunu ayakbağı olarak görür?”

Lao Dan, “Ama sen, yaşamla ölümün aynı çizgi üzerinde olduğunu, olanaklı ile olanaksızın birbiriyle bağını gösterip onu bu ayakbağından kurtaramaz mıydın?” dedi. Parmaksız yanıt verdi: “Gök’ün cezasıdır bu. Kimse kurtaramaz onu bundan.”

(* Ayak kesmek o dönemde Çin’de verilen cezalardandı. Ayağı kesilen insan yalnız sakat kalmakla kalmaz, aynı zamanda herkesçe hor görünür, toplum dışı edilirdi.)

YANITSIZ SORULAR

İnatçı Meraklı, Tohum Yeşerten Usta’ya sordu:

“Doğayla benliğin uyumu nereden gelir?
“Ne bileyim ben!”
“Peki neyi bilmediğinizi bilir misiniz?”
“Ne bileyim ben!”
“Öyleyse ‘şey’leri bilmek olanaksız mıdır?”
“Ne bileyim ben! – Ama hatırın için bunlar üzerinde yüksek sesle düşüneyim biraz: Ne biliyorum bilgi dediğin şeyin aslında bilgisizlik olmadığını? Ne biliyorum, bilgisizlik dediğim şeyin aslında bilgi olmadığını?

Sana şunu sorayım: İnsanlar nemli yerde yatarsa kemikleri çürür; oysa yılan balıkları öyle mi? İnsanlar yüksek bir ağaca tırmandılar mı yüreklerini korku sarar, titremeye başlarlar; oysa maymunlar öyle mi? Nerede kalmanın daha iyi olduğunu şimdi bu üç yaratıktan hangisi biliyor?

İnsanlar besledikleri hayvanların etini yer; geyikler ot yer; kırkayak kurtları yer; baykuş ise farelerden hoşlanır. Neyin gerçekten lezzetli olduğunu şimdi bu dört yaratıktan hangisi biliyor?

Pavyanlar dişi maymunların peşinden koşar; geyikler dişi geyiklerin; yılan balıkları balıklara giderler; adamlar ise en çok Maojiang ile Liqi’yi* beğenirler. Oysa onları balıklar görse derinlere dalarlar, kuşlar görse yükseklere uçarlar, geyikler görse uzaklara kaçarlar. Göğün altında güzelliğin ne olduğunu şimdi bu yaratıkların hangisi biliyor?

Benim gözümle bakarsan, ahlak ve görev ilkeleri, Evet’in ve Hayır’ın yolları, çözülmesi olanaksız şekilde karışmış bir yumaktır. Nereden bileyim ben bunları nasıl ayırt edeceğimi?”

İnatçı Meraklı sordu: “Peki, siz iyi ve kötüyü ayıramıyorsunuz. Ama üstün insan için de öyle mi?”

Tohum Yeşerten Usta yanıt verdi: “Üstün insan dediğin bir soyutlamadır: Düşün ki, tüm denizler alev olsa onu yakmazmış. Tüm ırmaklar buz kesilse onu dondurmaz, gök gürültüsü dağları yırtsa, kasırgalar okyanusları taşırsa onu korkutmazmış… Onun benliğini ölüm ve yaşam değiştirmezmiş. Böyle bir insan iyiyi, kötüyü ayırt etse de ne fark eder ki!”

* O devirde Çin’de güzelliği ile ünlü iki kadın.

BOSTAN KUYUSU

Zi Gong, Qu ülkesine gitmiş, oradan da Zin’e geçmişti. Yolda Han ırmağı yöresinde bostanını sulayan bir ihtiyar gördü. Adamcağız her seferinde kuyunun dibine iniyor, bir bakraç suyla tekrar yukarı tırmanıyor, bununla sebzelerini suluyordu. Tüm gücüyle çalışıp, pek az iş çıkarıyordu.

Zi Gong ihtiyara dedi ki: “Bir araç var ki, onunla pek az bir emekle bir günde yüzlerce tarhı sulayabilirsiniz. Bunu kullanmak istemez miydiniz? İhtiyar doğruldu: “Nasıl olacakmış bu iş?” Zi Gong anlattı: “Uzun bir sırıktan bir kaldıraç yaparsınız, arkasına bir ağırlık bağlarsınız, önü hafif kalır. Bununla kısa zamanda istediğiniz kadar su çekersiniz.”

İhtiyar öfkeyle güldü: “Benim ustam derdi ki, makine ile çalışanın yaptığı iş de makineleşir. Yaptığı iş makineleşenin kalbi de makineleşir. Kalbi makineleşenin saflığı, basitliği gider. Saflığı yitiren kişi huzursuz olur. Huzursuzluk ise Tao’yu yaşamayı engeller. O sizin anlattığınız türden araçları bilmez değilim; ama bunları kullanmaktan utanç duyarım.”

Zi Gong kızardı ve sustu. Bostancı sordu: “Siz kimsiniz beyim?” Zi Gong, “Ben Konfüşyüs’ün öğrencilerindenim.” diye cevap verdi.

Bostancı başını salladı: “Demek siz eski zamanların kutlu kişilerine özenen büyük alimlerdensiniz. Halktan üstün oldukları ile övünüp, iyi bir isim yapma kaygısı içinde yanıp tutuşanlardan. Derin bilginizi bir yana atıp çözüm reçetelerinizi bir unutabilseydiniz, belki bir şeyler yapabilirdiniz. Ama siz kendinizi bile düzeltemezken, nasıl olup da dünyayı düzelteceksiniz? Gidin işinize efendim, alıkoymayın beni kendi işimden!”

Zi Gong ölü gibi bembeyaz kesilmişti. Ne yaptığını bilmez bir halde yola çıktı. Ancak üç saat durmadan yürüdükten sonra biraz kendine gelebildi.

Öğrencileri sordular: “Kimdi o ihtiyar, usta? Onunla konuştuktan sonra renginiz attı. Bütün gün kendinizi toparlayamadınız! Ne söyledi size?”

Zi Gong dedi ki: “Şu dünyada ustamızdan büyük adam yoktur sanırdım. Şimdi anladım ki bir de bostancı ihtiyar varmış.

Ustamız geçmiş devirlerin kutlularının Yol’una göre insanın az güçle çok iş yapması gerektiğini öğretmişti bana. Oysa şimdi gördüm ki, hiç de doğru değilmiş bu.

Şu adam halkın arasına karışmış yaşıyor da, kimse bilmiyor nereden gelip nereye gittiğini. Ne kadar güçlü ve gerçek bir yetkinlik. Onun yüreğinde başarıya, kazanca, ustalığa, hünere yer yok. İstemediği şeyi yapmıyor; anlayışına uymayan yolda gitmiyor. Tüm dünya onu onurlandırsa, başını çevirip bakmayacak. Tüm dünya onu aşağılaşa, bunu üzerinde durmaya değmez, önemsiz bir şey olarak görecek. Dünyanın övgüsünün ve yergisinin böylesi üstünde olan kişi, Te*’si tam bir insandır. Onun önünde ben kendimi rüzgarın ve dalgaların oradan oraya savurduğu yaprakmışım gibi, basit bir köylüymüşüm gibi duyumsadım.”

Lu’ya dönünce olup biteni Konfüçyüs’e anlattı. Konfüçyüs dedi ki: “O adam en eski devirlerin ilkelerine göre yaşıyor demek. BİR’e varmış, İKİ’yi bilmek istemiyor. İç dünyasını düzene koymuş, dış dünya hakkında bir şey duymak istemiyor. Böylesine özü bulmuş, bölünmezle bir olmuş, edimsizliklikte kalıp doğasını sağlamlaştıran, tinsel gücüne hakim, yine de en alttakiler arasında dolaşıp onlara karışan birinden korkmakta haklıydın elbette. Senin kadar ben de o eski devirlerin ilkelerini anlamaktan acizim.”

*Te: Gerçek Erdem

DARA DÜŞMEK

Chuang Tzu’nın giysileri kırk yamalı çuval bezindendi. Ayağındaki çarıkları sicimlerle bağlamıştı derme çatma. Bir gün bu haliyle We hükümdarının huzuruna çıktı. Hükümdar sordu: “Bu ne hal Betim? Bu kadar mı dara düştünüz?”

Chuang Tzu yanıt verdi: “Bu gördüğünüz fakir düşmektir, dara düşmek değil! İnsan Tao’ya ve Te’ye erişmiş de bunları çevresine yayamıyorsa, asıl odur işte dara düşmek. Kötü giysi, yırtık çarık – fakir düşmektir bunlar, dara düşmek değil. Asıl dara düşmek, dünyaya yanlış günde gelmiş olmaktır!*

Hiç ağaca tırmanan maymunları seyrettiniz mi Hükümdar Hazretleri? Bir maymun kayın ağacına, çama, meşeye, bey defnesine çıktı mı, ağaçların beyi, hükümdarı olur o. En usta okçular bile erişemez ona. Ama çevresinde bodur çalılardan başka şey yoksa korkaklaşır, sağına soluna bakıp titremeye başlar. Kasları, kemiklei zayıflayıp da, eklemleri kalınlaştığından değil, çevresindeki koşullar doğasına ters düştüğünden düşer bu hale. Yeteneklerini kullanamaz olur.

Günümüzde aklını yitirmiş efendilerin ve kafası karışık vezirlerin yönetiminde yaşayıp da, yine de dara düşmeyeyim diyen kişi, olmayacak şeyi istiyor demektir. Bedeninden canlı canlı yüreği sökülen Bigan, uyarıcı örnek olmalı böylelerine!”

* Sözlüklerde “dara düşmek”, “para sıkıntısı çekmek” diye yanımlanıyor. Ama Tasavvuf kültüründeki “dara çekmek”, “dara düş oldum” gibi deyimlerin anlamına bakılırsa, bu deyimin bir kaynağı olarak Hallac-ı Mansur’un “En-el Hakk”ı söylediği için öldürülüşü, darağacına gidişi görülüyor. “Dara düşmek” bu anlamıyla, hakikati söyleyip de, dinleyen, kulak asan bulamayan bilgenin acısını dile getiriyor.

MESELLER

meseldir sözümün onda dokuzu
eski ustalardan onda yedisi
bir yudum su kadar gündelik sözler
Gök’ün uyumundan gelir büyüsü

Sözlerimin onda dokuzu eski mesellerdir dedim: Bunların çizdiği tablolar, anlattığı öyküler belli görüşleri açıklamak içindir. Derler ki, görücü gidildiğinde damadı babasının övmesi yakışık almaz. Babasından başka biri övmeli damadı… Görüşlerimi paylaşanların çözecekleri meselleri, paylaşmayanlar çözemeyeceklerdir: Çünkü insan kendine uyan görüşlere ‘doğru’ der, uymayan görüşlere ‘yanlış’…

Sözlerimin onda yedisi eski ustaların sözleridir dedim: Saygıdeğer öğretmenlerimdir onlar benim. Ne ki, yılların sıralanışında önde gelen, ama zamanın çıkrığını eğirmede ustalık gösteremeyen kişiyi, salt yaşından ötürü saygıdeğer bulmam ben…

Söz, bir yudum su kadar gündelikse eğer ve Gök’ün uyumundan alıyorsa büyüsünü, bizim yıllarımızı aşacak, sonsuza erişecek demektir. Sözlerin ötesinde birlik vardır. Ama sözler varamaz o birliğe ve sağlasa da asıl birlik değildir o…

Söyleşmeye söz gerekmez. Kimi yaşam boyu konuşur, bakarsın bir şey söylememiş; kimi de bir yaşam boyu susar, ama görürsün ki hep bir şeyler söylemiş.”