yedi ölüm kanunu

26. YEDİ ÖLÜM KANUNU

Birinci Ölüm:

Daha önce açıklandığı üzere, iki hareket hattı kesiştiğinde bir vorteks oluşur. Sonra bu iki hat birbirini nötralize eder ve artık hareket olarak varolmaktan çıkıp, bir denge merkezi haline gelirler. Bu, Birinci Ölüm’dür.

İkinci Ölüm:

Etki ve tepki, oluştukları boyut içinde eşit ve zıt yöndedirler. Periyodik bir biçimde beraberce tezahür ederler. Ancak bir başka boyuta transfer olduklarında ilk plandaki mevcudiyetleri sona erer ve yeni boyutta farklı bir nitelikte ortaya çıkarlar. Bu transfer, ilk boyut açısından bir “ölüm”, bu kuvvetleri kabul eden ikinci boyut için ise bir “doğum”dur.

Genelde evrimsel bir değişim, ilkel bir bakış açısıyla ölüm olarak tanımlanırken, daha gelişmiş bir yaklaşımla doğum olarak değerlendirilir. İşte bu doğum, İkinci Ölüm’dür.

Bunu bir örnekle açıklayalım: Mütevazi formların kapasitesinin ötesinde evrimleşen bir yaşam biçimi, kendisine daha gelişmiş formlar yaratır.

Bu tür terkedilmiş formların fosillerine yaşamsal kalıntılar arasında sık sık rastlanır. Onlar ölümü deneyimlemişlerdir; ırkları yok olmuştur; artık mevcut değillerdir. Oysa aslında bu varlıklar için yaşam, daha yüksek derecede bir vasıta ile yeniden doğuşa uyanmıştır. Yaşam ancak basit formların terkedilmesiyle daha kompleks bir nitelik kazanabilir.Ancak, basit formların ait olduğu boyutların bilinçliliği, daha yüksek bir yaşam biçimini idrak edemediği için, bu durumu bir trajedi olarak değerlendirir. Daha ileri bir bilinçlilik ise, aynı olayda yeni bir tezahürün doğumunu, mevcut potansiyelin daha derin bir ifadesini görür ve sevinir.

Üçüncü Ölüm:

Her bireyselleşmiş bilinçlilik ölmek üzere yaşar ve yaşamak için ölür. Yaşamımızın ürünlerinin toplanması ancak ölüm ile mümkün olur. Biz Dünyanın tarlalarında otlar, Cennetin tarlalarında ise geviş getiririz. “Bir saatlik çalışma için üç saat meditasyon yapın” derler. Ruhun meditasyonu ölümde, çalışması ise yaşamda yatar.

Eğer sadece “yaşam” olsaydı, tüm deneyimler bilinçlilikten gelip geçecek, ilk bir kaç enstane mevcut alanı doldurduktan sonra geriye çok az izlenim kalacaktı. Herşey somut, bağıntısız ve parça parça görülecekti. Meditasyon anlamına gelen “ölüm”de ise yaşamın soyut özü açığa çıkar; milyonlarca somut imaj yerine soyut anlamlar yer eder. Ölüme güvenmeyi öğrenin. Ölümü sevmeyi öğrenin. Planlarınızda ölüme de yer verin ve düzenli olarak, kendinizi ölmüş olarak hayalinizde canlandırma egzersizi yapın.

Ölümün nasıl bir şey olduğunu hissetmeye çalışın; çünkü böylece yaşam ile ölüm arasındaki köprüyü kurmayı ve bu köprü üzerinde giderek artan bir rahatlıkla yürümeyi öğrenebilirsiniz. Kendinizi ölmüş olarak ve kaderinizi belirlerken hayal edin. Kendinizi ölmüş olarak ve ölüler boyutunda çalışmalarınızı sürdürürken hayal edin. İşte bu şekilde “Örtü”nün ötesine köprü kurmanız mümkün olacaktır. Yaşam ve ölüm denilen iki olgu arasındaki uçuruma bir köprü kurun ki artık hiç kimse ölümden korkmasın.

Dördüncü Ölüm:

“Dört”, bağlayıcı bir rakamdır. Kişiliğin en yüksek aşaması olan dördüncü beden, Kişiliği Kişiselliğe bağlar. Bu nedenle Dördüncü Ölüm, “bağlayan” veya “öğreten” ölüm olarak adlandırılır. Ayrıca bu ölüm “uyku” olarak da tanımlanır. Uyku minyatür bir ölümdür; tıpkı ölümün büyük bir uyku olması gibi..Bu nedenle uykunun doğasının anlaşılması ölümü anlamak açısından önemlidir. Uykunun doğası yeterince bilinmemektedir. Uyanıklığın bilinç hali içinde uykuyla ilgili yer eden izlenimler yanıltıcıdır. Uyku sırasında fiziksel boyut diğer boyutlardan ayrılır ve özgür kalan ruh, duyumların beş kapısından giren izlenimleri almamaya başlar. Bu dönemde Kişilik uyur ve pasif haldeyken, Kişisellik uyanık ve aktiftir. Uyanık halde Kişisellik uykuda, uyku halinde ise Kişisellik uyanıktır. Bu çoğu kişi için geçerli bir kuraldır. Ancak bazı kişiler için evrimsel süreç içinde öyle bir an gelir ki, bireyin Kişiliği, Kişiselliği aracılığıyla kendini ifade etmek imkanını bulur.

Ancak böyle bir durum oldukça gelişmiş bir Kişilik ve ileri evrim aşamasında bir Kişisellik gerektirir. Kutsal metinlerde Kişisellik, “İlelebet Tanrı’nın yüzüne bakan Melek” olarak tanımlanır.

Bedenin uyanık olduğu dönem içinde Kişisellik, aşağı ruh’ un topladığı somut izlenimleri kendi soyut terminolojisine tercüme etmekle meşguldür. Bu içe dönüş periyodundan sonra, Kişisellik kendi boyutu üzerinde nesnellik kazanır ve Tanrı’nın yüzü’ne bakmaya başlar. Kendisini İlahi standardlar içinde değerlendirir ve gücü elverdiği ölçüde düzenlemelere girişir. Ancak ruhla ilgili ayarlamalar ölçüsüz zamana yayılmıştır.

Uyku sırasında az gelişmiş bir ruh tamamen uykuya dalmayabilir. Bunun yerine, bedenin tatmin olmamış arzularıyla aşırı derecede meşgul olduğu için, bu arzuların doğurduğu düşünce formlarıyla bağıntılı bir işlevsellik sürdürür. Rüyaları, doyurulmamış ihtiraslardan ve içgüdülerin dürtüsünden kaynaklanır. Kişisellik özgür değildir ve Cennetteki Baba’ nın Yüzü’nü görmek yerine, insan formunun tersine çevrilmiş imajına bakar ve onu örnek alır.

Kendi boyutunda çalışamayan Kişiselliğin gelişmesi durur ve Kişilik kendisinin abartılı bir karikatürü haline gelir. Bu durumdan kurtuluş “Dördüncü Ölüm” vasıtasıyla olur ve böylece Kişisellik kendini ifade imkanına kavuşur. Ancak eğer Dördüncü Ölüm tam olarak gerçekleşmezse, aşağı ruh astral planda rüya görmeye devam eder. Bu ise bizi Beşinci Ölüm kavramına yönlendirir.

Beşinci Ölüm:

Kişiliğin ölümü..Kişilik, ölüm yoluyla bedenden ayrıldığında da yaşamaya ve Kişilik olarak fonksiyon göstemeye devam eder. Kişi hiç de değişmemiştir; hala bedenliyken taşıdığı isme cevap verir. Tüm arzular yanıp tükenene kadar Aşağı Cehennemler’de ihtirasla yanar. Bundan sonra arzu, Kişiselliğin bir parçası olarak soyut bir kavram niteliği alır. Kişi aşağı arzular açısından ölmüştür; artık daha yüksek arzular içinde yaşamaya devam eder.

Sonuçta kişi bu arzuların da sınırlı ve ölümlü olduğunu öğrenir. Arzuların kendisini yüzünü görmek istediği Tanrı’dan ayırdığını farkeder ve onlardan kaçmak ister. Artık bir insanı sevdiği biçimde kişisel sevgi duymaz; sevginin yüksek bir tezahürü olan saf “Sevgi” ile sever. Bu sevgi, bir kişiye veya bir şeye yöneltilen bir duygu değil, herşeyi kucaklayan bir bilinçlilik halidir. Bu noktada, fiziksel boyutta bilindiği şekliyle sevgiden özgür olmak ister. İşte, iyi ve sınırsız olanı idrak etmek için, iyi ama sınırlı olanı terketmek arzusu Beşinci Ölüm’e yol açar. Böylece kişi, Kişiselliğin bilinçliliğine doğar ve Cennetteki Baba’nın Yüzü’nü gördüğü Kişisellik boyutunda yaşamaya başlar.

Ancak arzunun uyanmasıyla rüyalar geri gelir ve rüyalarla da maddenin çağrısı başlar. Parlaklığından yorgun düşene kadar Tanrı’nın Yüzü’ne bakan Ruh, gözlerini kapar ve uykuya dalar. Doyum bulmamış arzular rüyalarında canlanır ve böylece tekrar doğar. Çünkü, arzular boyutunda her bilinçlilik hali bir yerdir ve arzu duyduğumuzda yeniden doğarız. Böylece herkes kendi karmasını yaratır.

O halde şu soruyu sormak mümkün: Neden insanlar kendilerine hiç de arzu edilmeyen acıları ve kısıtlamaları yaratırlar? Çünkü insanlar hayalleri değil de, gerçekleri hasat ederler. “Bir kişiye istedikleri değil, isteklerinin sonuçları verilir.” Örnek verirsek, güç isteyen kişi kibir kazanacaktır. Oysa güç elde etmek için, kişi gücü temin eden nitelikleri arzu etmelidir; irade, ileri görüşlülük, zeka gibi. Güç peşinde koşan insan kendine gururlu bir egoistin bilinçliliğini yaratır. Oysa irade, ileri görüşlülük ve zeka isteyen kimse, gücün bilinçliliğini kazanır.

Altıncı Ölüm:

Altıncı Ölüm bedenin uyuduğu ama ruhun uyanık olduğu trans halidir. Trans hali, bedeni temel alan içgüdülerin boyutunda veya somut zihni ve duyguları baz alan yüksek niteliklerin boyutunda ortaya çıkabilir. Normal bir trans halinde fotoğrafsal bilinçlilik, odak ayarı duygusal değişimlere bağlı sihirli bir ayna gibi iç dünyaların olaylarını yansıtır.

Oysa eğer spiritüel bilinçlilik maddenin fon teşkil ettiği içgüdülere ve tutkulara odaklanırsa, bilinçlilik eterik bedene transfer olur. Bu durumda ruha değil de maddeye bağlı bir bilinçlilik yaşandığı için, Kişiliğe zarar verici, tehlikeli, hatta şeytani tezahürler ortaya çıkar.

Hatalarınızın az olması için, yaşamınızda Tanrısallığı temel alın; tüm davranışlarınızı Cennet ölçülerinde tartın ve Kozmos’la bağıntılı olarak değerlendirin.

Yedinci Ölüm:

Aydınlanma… Yedinci Ölüm’de bilinçlilik Kişilikten çekilmiş, Kişisellikle bir ve bütün olmuştur. Kişi Dünyadaki misafirliğini sürdürüyor bile olsa, artık Cennetteki Baba’nın Yüzü’nü görüyordur. Bu nedenle aydınlanmış bir kişi diğerlerinden farklıdır. Mükemmel bir aydınlanma, yaşayan bir ölümdür.

Salt duyumsal şeyleri arzulayan ve fiziksel yaşama gururla bağlı olan kişiler, yaşayan ölüm deyimini, insanların başına gelebilecek en korkunç kader anlamında kullanırlar. Ancak yaşayan ölüm, ruhun madde boyutundan özgür olmasıdır; duyuların bilinçliliği arasında “Kalıcı Olan”ın bilinçliliğidir veya Dünyada yaşarken Cennetin farkındalığına sahip olmaktır. Aydınlanmış kişi, bedenli olarak özgürleşmesini sağlayan yaşayan ölüm’ü sevgiyle kucaklar; çünkü ölüm Sınırlılık Kanunu’nu iptal eder; ruhun potansiyelini serbest bırakır; görmeyene görüş, iktidarsıza ise güç verir. Yaşamımız boyunca umutsuzca istediklerimizi ölümde idrak ederiz; çünkü ölüm yaşam, yaşam ölüm demektir.

Daha geniş bir bilinçlilik için rahim bir mezardır, mezar ise bir rahim..Gelişme sürecindeki ruh, arkasından yas tutan arkadaşlarıyla vedalaşır; tüm cesaretini toplar; kendini bekleyen büyük testleri ve acıları bilerek yaşama adımını atar. Yaşama başlarken ilk yaptığı şey nefesi içine çekmektir; ikinci yaptığı ise, bu nefesle birlikte acı bir çığlık salıvermek olur. Çünkü çok zor bir dönemin önünde olduğunu ve tek amacının, yaşamı kendisi için katlanılabilir kılmak olduğunu bilir.

Mezara girdiğinde ise, bilinçliliğin genişlediği bir yaşama açılan bir kapıdan geçer. İşte ölüm bu geçişi simgeler. Kişi arzuların objelerine öldüğü zaman özgürlüğünü kazanır ve insanlar arasında bir ölü olarak yaşar. Ruhun bedenin bağlarından kurtulması demek olan bu ölümü yaşarken, Sınırlılık Kanununu aşar. Ölü olduğu için özgürdür ve et/kemik içine gömülmüş olanlar arasında gücünü hissederek dolaşır. Diğerleri ondan süzülen Işığı görünce, öldüğünü anlarlar; çünkü Işık, beden örtüsünü geçip parlayamaz. Bilinçlilik bedende enkarne olduğu sürece, Işık o bilinçliliğe nüfuz edemez. Eğer bedenden ayrılmış olan bilinçlilik hala bedene hükmediyorsa, Işık bu bedenden geçerek madde dünyasına yansır ve insanları aydınlatır.

Şunu daima hatırlayın ve üzerinde düşünün: Aydınlanmış kişi, insanlara hizmet edebilmek için hala bedenini kullanmaya devam eden bir ölüdür.

sonraki sayfa