görecelik

Zamana ilişkin olarak geliştirilmiş pek çok teori mevcuttur. Bunlar arasında en iyi bilineni ise Albert Einstein’ın ‘Görecelik Teorisi’dir. Burada söz konusu olan görecelik, önceki bölümlerden birinde değindiğimiz ‘ışık hızı’ parametresine göre tanımlanır. Ben ise burada zamanın görece hızını, ‘görece zihin’ diyebileceğim bir kavrama başvurarak açıklamaya çalışacağım.

‘Görece zihin’ herhangi bir zamanda veya herhangi bir realite boyutunda sınırlı bir kavram değildir. ‘Görece zihin’, kişinin ‘bir’liği veya ‘bir’liğin onu kucaklamasına imkan verecek derecede frekansını (yani, vibrasyonunu) değiştirebilmesine izin veren ve fiziksel realite boyutundan öteye uzanan bir genişleme halini ifade eder.

Bizim Tanrı’nın meditasyonunda varolduğumuz ve realitemizin Tanrı’nın içe dönüşünün bir projeksiyonu olduğu söylenir. Varlığımızla kesişen fiziksel, mantal veya spiritüel her tesir, bizde göreceli bir zihinsel değişime yol açar ve buna bağlı olarak da, ait olduğumuz realiteyi belirleyen vibrasyonumuz değişir. Nasıl sonsuz denebilecek bir hızla hareket eden bir kozmik cismin daha yavaş bir cismi etkilemesi kaçınılmazsa, aynı şekilde, sizinle kesişen veya sizinle kesişmenize izin verdiğiniz sonsuz enerji de sizi değiştirecektir.

Siz değişimin odağısınız. Siz sonsuz seleksiyonun mabedisiniz; ancak benim kastettiğim Darwin’in teorisindeki seleksiyonla aynı şey değil. Bildiğiniz gibi spor*lar belirli ortamlarda değişimi başlatan elemanlardır. Bunun gibi, çağırıldığı taktirde, daha yüksek bir realitenin enerjisi de bir fiziksel ortamda çeşitli değişimlere yol açar.

( *Spor: Çiçeksiz bitkilerde veya bazı tek hücreli hayvanlarda üreme cisimciği. (G.D.) )

Tarih boyunca medeniyetlerin birbiri ardına lineer bir süreç takip ettiği düşünülür. Aslında hiç bir şey gerçekten bu kadar uzak olamaz. Sizce eski Mısır o denli parlak bir medeniyet seviyesine birdenbire mi ulaştı? Neden zaman ilerledikçe medeniyet seviyesinin yükseleceği düşünülür? Gerçekte Mısır’ lılar zaman içinde başlangıçta ulaştıkları noktanın gerisine düştüler. Bir anlamda zamansızlıktan başlayıp, zamanı ürettiler veya başka bir ifadeyle, geometriyi aldılar ve ondan zamanı yarattılar.

Pekala, sence şu anda zaman olmasaydı, yaşamınız nasıl olurdu?

‘Eğlenceli olurdu sanırım.’

Neden öyle söyledin?

‘Her gece belli bir süre uyumak, belirli zamanlarda yemek yemek, saptanmış saatler içinde çalışmak veya paramızın bir sonraki maaş gününden önce tükenmemesi için harcamalarımıza dikkat etmek gibi sıkıntılarımız veya endişelerimiz olmazdı. Sadece istediğimizi ve istediğimiz zamanda yaparak yaşayabilirdik.’

Teorik olarak ideal bir durum gibi gözüküyor. Peki böyle yaşamanıza engel olan ne?

‘Disiplin eksikliği, sorumsuzluk, yeterince koşuşturmadığımızda duyduğumuz suçluluk duygusu..’

Bu kadarı yeter. Ana fikri kavradım sanırım. Oysa kişinin asıl sorumsuzluğu, beyaz ışığının tesirine duyarsız kalması veya başka bir ifadeyle, harmoniden uzaklaşmasıdır.

Şimdi, bu zaman/mekan kesişimindeki geometrinin, maddeyi tanımaya yönelik dersler için elverişli bir uygulama alanı oluşturduğu bir dereceye kadar doğru. Ancak artık insanların materyal dünyayı değerlendirme biçiminde hızlı bir değişimin gerçekleşmesi söz konusu. Burada hiç bir şekilde varlıkların zarar göreceği türde bir değişimden söz etmiyorum. Benim kastettiğim, deneyimdeki insan kitlesinin olguları zamandan daha bağımsız bir biçimde değerlendirmelerine imkan verecek şekilde mevcut geometrik lensin değişeceği gerçeği.

Peki, sence eski Mısır’ın aniden o denli parlak bir medeniyete kavuşmasına yol açan ne olabilir?

‘Büyük bir olasılıkla, kaos..’

Eğer kaos kelimesiyle daha yüksek bir boyutun bilgisinin sevkedilmesi olgusunu kastediyorsan, seninle aynı fikirdeyim.

‘Ben de aynı şeyi kastetmiştim.’

Şimdi, eğer görecelik kavramını ‘sonsuza göre göreceli’ şeklinde değerlendirirsek, kendimizi her türlü olasılığa açmış oluruz.

Bu durumda, eski Mısır gibi bir toplumun başka boyuttan bir büyük öğretmen aracılığıyla daha yüksek bir zekaya ulaşmış olabileceğini düşünmemiz neden mümkün olmasın?

İsa’nın insan biçiminde bedenliyken sunduğu öğretilerin fiziksel boyut ötesi bilgiler içerdiği büyük ölçüde kabul gören bir düşüncedir. Bu durumda, akla şu soru gelebilir: İsa diğer varlıklardan daha mı zekiydi? Yoksa İsa’nın yüksek boyutların bilgisine ulaşması, bilinçlilik alanının genişlemesi sayesinde mi mümkün oldu? Eğer ikincisi doğruysa, İsa neden farklı boyutların bilgisine ulaşabilecek tek varlık olsun? Gerçekte İsa’nın kendisinin de öğretmek istediği gibi, bu açılım salt ona özel bir yeteneğin ürünü değildir.

Eski Mısırlılar da yüksek boyutlardan bir öğretmenin aracılığıyla fiziksel planın ötesinde bilgilerden yararlanma imkanını buldular ve bunun sonucunda Mısır’da son derece gelişmiş bir medeniyet ortaya çıktı. Darwin ve başkalarının öngördüğü üzere bu olguyu lineer bir tarih içinde sınıflamaya yönelmek, tüm okyanusu bir yüksük içine sığdırmaya çalışmak kadar anlamsız ve imkansızdır.

İnsanlığın egosu, görünen realitesini tüm karşı olgulara rağmen lineer olarak değendirme gereksinimi içindedir. Ancak insanların kaostan sözde düzen oluşturma çabaları, gerçeğin zorlamasına dayanamayacaktır. Eğer insanlık, geçici olarak bile olsa, lineer olmayan, göreceli bir odağı benimsemeyi göze alsa, gerçeği yansıtan bir sistem veya realite hemen kendini hissettirecektir.

Sence yaşarken lineer bir odağa sahip olmak gerekli mi?

‘Biraz.’

Farklı olayları içerdikleri halde dün ve yarının aynı şekilde algılandığı bir dünya düşünebilir misin? Sanki rastgele yağmur damlalarıyla sürekli dövülen küresel bir okyanus gibi. Hala benimle misin?

‘Böyle bir dünyayı hayal etmekte biraz zorlanıyorum.’

Uzayı köşeli değil de, yuvarlak olarak imgelemeyi dene. Böyle bir uzayın cisimleri sarmalama tesiri çok daha yüksektir. Başka bir deyişle, yuvarlak bir cismi çevreleyen yuvarlak uzay, köşeli olana oranla daha yüksek derecede bir çekim gücüyle spiral yoğunluk kazanır. Farkındayım, aklın iyice karıştı; ama eğer sabredersen, ne demek istediğimi açıklamaya çalışacağım.

Aslında varolan herşey küreseldir. Ancak insanların küresel olanı lineerlik içine sığdırma çabası, fiziksel dünyayı çözümlenmesi imkansız gibi görünen bir problemle karşı karşıya getirdi. İnsanların algıladığı şekliyle zaman, lineer bir açılımdır. Oysa sizin yüksek zihniniz küresel yoğunluk bazında işlev görür. İşte yüksek zihninizi zaman denilen lineer plan içine yansıtmanızın sonucunda, kaçınılmaz olarak çeşitli çarpıtılmış imajlar ve yanlış algılamalar ortaya çıkar.

Aynaya bak. Ne görüyorsun? Gördüğün imaj köşeli mi, yoksa yuvarlak mı? Hiç bunun üzerinde düşündün mü?

‘Hayır.’

Aynadaki yansıman neyi gösteriyor? Zaman içinde köşeli bir imaj mı, yoksa aynada gördüğün imaj varlığının bütünsel bir projeksiyonu mu? Görüntün hangi zamana ait?

Şöyle diyebilirsin: ‘Ama Seth, aynaya baktığımda saat kaçsa, görüntümde de aynı olmaz mı? Bence bu son derece mantıklı.’ Bunun üzerine ben de sana şöyle derim: ‘Pekala, beş dakika sonra yine aynaya bak. Aynı imajı görüp görmediğini söyle.’

Buna ne dersin?

‘Bence aynadaki görüntüm herhangi bir zamana ait değil.’

Güzel. Peki eğer aynadaki imaj zaman içinde değilse, gördüğün nedir o zaman?

‘Zamandan bağımsız ben’i görürüm. Hangi saat, gün veya yıl olduğu farketmez. Gördüğüm, daima ve sadece ben olacaktır.’

Durum buysa, saatlere ne gerek var?

‘Program yapabilmek için.’

Şimdi akla şöyle bir soru gelebilir: Nasıl bir programdan bahsediyorsun?

‘Akıllı olmaya çalışarak, göreceli bir program diyeceğim.’

Kabul, akıllıca bir yanıt; ama neye göre göreceli?

‘Problemlere.’

Bu doğru. Problemler olmasaydı, zaman da olmazdı. Bir anlamda aynaki görüntün, problemlere karşı duyduğun göreceli bağlılığı yansıtıyor. Belki bu noktada okuyucu benim konuyu oldukça dağıttığımı düşünecektir. İşte lineer bazda çözümleme yapmak zorunda kalınca sonuç bu oluyor.

Şimdi, benim ‘göreceli birlik’ diye tanımlayabileceğim kavramı açıklamaya çalışacağım. Zaman dediğiniz göreceli lineerliğe bağımlılığınız azaldığında, farklı olası realitelere veya başka bir ifadeyle, zaman içinde farklı problem boyutlarına adım atmaya başlarsınız. Böylece göreceli farklılığı farketme veya ayırdetme imkanına kavuşmuş olursunuz.

Söylemek istediğim şu ki, belli bir zaman/mekan kesişiminde veya ışık noktasında, görüş alanınızın daha üst boyutlara ulaşması mümkün olabilir. Bir anlamda, ‘köşeleri yuvarladığınızda’ bilinçliliğinizi değiştirmiş ve geometrik zihninizin hızını yükseltmiş olursunuz.

Göreceli bir fikir, diyelim ki eski Mısırlılardan kalma bir hiyeroglif, bir seviyede belli bir anlam taşırken, daha yüksek bir vibrasyon seviyesinde iki, üç veya daha fazla anlam yansıtabilir. Hiyeroglifin enerjisinin çeşitli harmonik derecelere bölünmüş olduğunu düşünürsek, kişi herhangi bir anda sadece bir değil, çeşitli zaman/mekan kesişimleri boyunca uzanan, örneğin, yedi farklı seviyede enerjiyi hissedebilir. Seçtiği enerji seviyesi ise onun realitesi olacaktır.

‘Affedersiniz Seth, ama siz konuşurken birden kağıdın üzerinde altın sarısı ve eflatun renklerinde piramitler belirmeye başladı. Sizi takip etmekte zorlanıyorum.’

Evet, daha iyi anlaşılmaları için bazı kavramları formsal olarak da aktarmaya çalışıyorum. Aslında ‘düal tonlama’ diyebileceğim bir mekanizma vasıtasıyla, aynı anda okuyucunun zihninde de bazı şekillerin canlanması söz konusu. Tıpkı radyo dalgalarının radyo alıcılarıyla kesişmesi sonucunda uyumlu seslerin ortaya çıkması gibi, bu imajlar da aynı vasat boyunca nakledilerek sizin göreceli zihninize ulaşırlar.

Şimdi, piramit biçimindeki imajı nerede görmüştün?

‘Yazmakta olduğum daktilo sayfasının üzerinde.’

Peki o anda saatin hangi zaman dilimini gösteriyordu?

‘Şimdi’yi.’

Farkındaysan bu yanıtı vermen için seni yönlendirdim. Eğer bu önemli noktayı dile getirmeseydin, yukarıdaki olayı açıklamak imkansız gibi görünebilirdi. O halde gördüğün imaj, zamanın içinde veya zamana ait değil ve salt zihninin mantal çerçevesi veya mantal geometrisi içinde varlık bulmakta. Bu imaj bugün, yarın veya gelecek hafta da zihninde ortaya çıkabilir. Bir anlamda onunla geometrik planda kesişmeyi seçtiğin taktirde, bu imaj daima zihninde mevcut olacaktır.

Öyleyse, eğer deyim doğruysa, ‘kendini köşelemediğin’ sürece zaman içinde kıstırılmış olarak yaşamak zorunda değilsin. Şimdi büyük bir olasılıkla, kişinin ‘kendisini köşelemekten’ nasıl sakınabileceğini soracaksın. Bu soruya benim yanıtım ise şu olacaktır: ‘Bir köşeyi yuvarlamak için tam zıt köşeye bakmalısın.’

Tüm bunları anlıyor musun?

‘Evet, çünkü anlattıklarınızı gözümle gördüm. Piramitler şimdi ve buradaydılar.’

Bu noktada aklımda olan başka bir konuya geçeceğim. Bazı kanal bağlantıları öncesinde John’un kendisini pek de iyi hissetmediğini biliyorsun.

Şimdi, bu durumun John’un enerji seviyesinin düşük olması veya başka bir fiziksel rahatsızlığı nedeniyle ortaya çıktığı düşünülebilir. Genelde kabul gören düşünceye göre, kendinizi ya iyi hissedersiniz, ya da kötü. Kendinizi iyi hissetmediğinizde hastasınız demektir. Ancak John her seferinde önceden hasta bile olsa, kanal bağlantısı başlar başlamaz kendini tamamen iyileşmiş buldu. Celselerinize katılanlardan çoğu, bunun temasa geçilen bedensiz varlıkların gerçekleştirdiği bir mucize olduğuna inanıyordu. Oysa bu iyileşmenin nedeni, John’un bağlantı esnasında daha yüksek bir vibrasyon seviyesine uyumlanmasıydı. İşte John’un kanal bağlantılarında uğradığı bu değişim, enerji çalışmalarınızına bağlı olarak pek çok kere karşılaştığınız ‘görece’ mucizelerden biri olarak değerlendirilebilir.

Burada bir kere daha vurgulamak istediğim şu ki, eğer kişi vibrasyonunu belli bir negatif duygunun frekansının üstüne yükseltmeyi başarırsa, o duygu genellikle bir daha geri gelmez. Aslında bugün yaşadıklarınız, bu söylediğime iyi bir örnek teşkil ediyordu.

John sana oranla daha iyi bir forma sahip, öyle değil mi?

‘Evet.’

Başka bir ifadeyle, senin formunu korumak için sürekli egzersiz yapman gerekiyor; onun ise böyle bir sorunu yok.

‘Evet.’

Bugün John’un on mil kadar oldukça yüksek bir dağa tırmandığını gördüm. Bir kaç saat sonra döndüğünde ise evden ayrıldığına kıyasla hiç de daha yorgun görünmüyordu.

Sen buna biraz bozuldun, yanılıyor muyum?

‘Ben her gün jimnastik salonuna gidiyorum, aerobik yapıyorum, koşuyorum. John ise hiç egzersiz yapmaz. Yine de benden çok daha iyi durumda. Bu da benim moralimi bozuyor.’

Yandaki odada belli frekanslar üreten bir makina var. Biz bunları yazarken o makinayı çalıştırdığında neler oldu?

‘Kendimi harika bir medital halde, uçar gibi hissettim.’

Diyelim ki bir dağı yerinden oynatmak istediniz. Bunun için belli bir miktar enerji gereklidir. Araba için enerji kaynağı benzindir. İnsanda ise enerji kaloriler cinsinden ölçülür. Sence bu doğru mu?

‘Evet.’

Peki enerji harcayan bir arabanın benzini eninde sonunda biterken, insanların yakıtı neden tükenmiyor acaba?

‘Sanırım insanların da yakıtı tükenebilir.’

Ama görünüşe göre bu John için geçerli değil.

‘John enerjisini tüketmiyor. Bunun yerine enerjinin bedeninden akmasına izin veriyor. John’un yaptığı benimkine nazaran son derece harika ve kolay bir şey gibi görünüyor.’

Pekala. Az önce o frekans üreten makina çalıştırıldığında kendini uçuyor gibi hissettiğini söyledin. Böyle hissetmeni sağlayan enerji nereden geliyordu?

‘O makinadan.’

John da kendisini biraz yorgun hissettiğinde, bu makinanın yardımıyla tekrar enerji dengesini kurmayı başarıyor. Aslında makinanın yaptığı, sizi ‘şimdi’ye getirerek sonsuz kaynaktan beslenmenize imkan sağlamaktan başka bir şey değil. Şimdi bazıları makinanın salt bir elektrik üreteci olması gerektiğini söyleyecektir. Ben ise onun gerçekte bir ‘ışık iletkeni’ olduğunu savunacağım. Makinanın özel geometrisi, kişinin görece zaman/mekan sınırlamalarını aşmasına yardım ediyor sadece. Şunu unutmayın ki, eğer geçmişe ve geleceğe ilişkin düşünceleri bir kenara bırakıp şimdi an’ına odaklanmayı başarırsanız, kendinizi sonsuz denebilecek bir enerji kaynağına açmış olursunuz.

Genelde insanlar kalplerinin atışına veya diğer bedensel ritimlerine ilişkin farkındalıktan uzak bir şekilde yaşamayı seçerler. Daha önce ayın sana bir gece her zaman olduğundan daha büyük göründüğünden bahsetmiştik. Ayın dolunay fazına girmesinden bir kaç gün önce ise senin bedensel periyodunda bir kayma söz konusuydu. Şimdi, bunu nasıl açıklayabilirsin?

‘Açıklayabileceğimi sanmıyorum. Sadece böyle olduğunu biliyorum.’

Peki burada ne tür bir periyottan söz ediyoruz?

‘Bu sorunuza ne cevap vereceğimi bilmiyorum.’

Evet, burada seni köşeye kıstırdığımın farkındayım. Mevcut zaman nosyonu kapsamında bu soruya bir yanıt bulmanın mümkün olmadığını biliyordum. Bu periyodun herhangi bir fazı seninle 7.00’de, 14.00’de veya 2.00’de kesişebilir.

Burada zamanın hiç bir hükmü yoktur. Şimdi aradaki süptil farkı görebiliyor musun?

‘Hala sorunuza nasıl bir cevap verebileceğimi bilmiyorum.’

Bu soruya verilebilecek bir yanıt, açıların ve periyodik devirlerin göz önüne alınmasını gerektiriyor. Ancak sizin yapay zaman olgunuz çerçevesinde ne kastettiğimi açıklamak hiç de kolay değil.

Her şeyden önce zaman, mekan sınırlamalarını veya yüksek zihne göre yapay ve sahte olan her türlü kavramı devre dışında bırakmanız gerekecek. Yüksek zihniniz mevcut devirlerin farkındadır; gündelik zihniniz ise değil. Bedeninizin bu devirlerle kesiştiği belli noktalarda, enerjinizi pozitif kutuplulukta tutabilmek için zihinsel vibrasyonunuzu yükseltmeye çalışmalısınız. Aksi taktirde bu kesişimlerin kişiliğiniz üzerindeki tesiri olumsuz yönde olacaktır.

‘Öyleyse kişinin olumsuzluk içine tamamen gömülmeden önce vibrasyonunu yükseltmesi gerekiyor.’

Örneğin, dolunaydan iki gün önce üzerinizde işlenmemiş bir zümrüt parçası taşımanız, bedensel ritminizin bozulmasına engel olacaktır. Herşeye rağmen kendinizi negatif modda bulsanız bile, her zaman için zihinsel yaklaşımınızı değiştirerek bu kutupluluktan uzaklaşmayı başarabilirsiniz. Yine de sizin için en iyisi, ayın bu fazıyla kesişiminizden önce gerekli tedbirleri almanızdır.

İlerde başka bir kitapta bedensel ritminizi korumanıza yardım edecek pek çok tekniği açıklamaya çalışacağım. Ama burada bu konularda daha fazla detaya girmek istemiyorum.

Şimdi, tekrar köşeli bir dünyada yuvarlak bir cismin durumu üzerinde düşünmeye devam edelim. Yeryüzünde varlıklar çeşitli gezegensel tesirleri köşeli zaman nosyonuna sığdırmaya çalışırlar. Buna bağlı olarak ise pek çok sorunun ortaya çıkması kaçınılmaz oluyor. Biliyorsunuz ki dünyanız, çoğu gezegensel oluşumlar ve yıldızlar yuvarlaktır, köşeli değil. Yuvarlak bir niteliği köşelemeye çalışmak, ister istemez korku ve hayal kırıklığı doğurur.

Belli bir proje üzerinde hiç ara vermeden çalışan bir kişiyi düşünelim. Bu kişi aşırı derecede yorulduğu ve bunaldığı halde, kısa bir süre için bile olsa değişik bir aktiviteye yönelmek yerine kendini zorlamayı seçtiğinde, an be an olaya ilişkin dengelerin bozulduğunu farkedecektir. İşte bu noktada yeni bir oluşum devreye girer, ki bu oluşum ‘korku’dur. Kişi kendi zaman nosyonunu enerjinin dairesel tesir alanına dahil etmeye çalıştığında, bu alanda uyumsuz dalgalanmalar meydana gelir. Bu anlattıklarım senin için bir şey ifade ediyor mu?

‘Evet. Bilhassa bir süredir nasıl hissettiğimi düşündüğümde.. Biliyorsunuz bu gece dolunay var.’

Gezegensel oluşumlar bu realite boyutunda küresel bir tesir sahası oluştururlar. Daha önce de bahsettiğimiz gibi, bu boyutta zaman dilimleri yapay olarak yaratılan düz çizgilerle birbirinden ayrılmıştır. Millerce uzanan bir alan üzerine dev bir büyüteç tuttuğumuzu düşünelim. Sence bu mercek burada yaşayan varlıkları nasıl etkileyecektir?

Bu mercekten dolayı ışığın farklı vibrasyonlarını alan varlıklar, merceğin tesir sahasının dışında kalanlara göre daha farklı reaksiyonlar sergileyeceklerdir.

Bir karınca kolonisini düşünün. Eğer bir süre için koloninin ışığını perdelerseniz, toprağın yüzeyinde hareket etmekte olan karıncaların bir karmaşa içine düştüğünü gözlemlersiniz. Normalde karıncalar ‘şimdi’ an’ında yaşarlar, insanlar ise değil. Bilhassa büyük şehirlerde yaşayan insanlar, kendilerine sözde bu tür tesirlerden etkilenmeyen bir mikrokozmoz yaratmışlardır. Oysa kendinizi hiç penceresi olmayan bir odaya bile kapatsanız, yine de küresel tesir sahalarının manyetik merceği sizin üzerinde etken olmaya devam edecektir.

Hiç bu konuda düşündün mü?

‘Hayır, hiç düşünmedim.’

Oysa kişinin zihni, salt neye odaklandığına bağlı olarak işlev görür; kişinin neye odaklandığı ise bu tesirlerden etkilenir. Bilhassa kişinin konsantrasyon gücü, manyetik merceğin tesiri ile bağıntı olarak değişim gösterir.

(Bir yolculuk için verdiğimiz aradan sonra tekrar kitabın yazılımına dönüyoruz.)

Pekala, bu yolculuğunuz sırasında zamana ilişkin neler öğrendin acaba?

‘Bilhassa frekanslar hakkında bilgi edindim. Kişinin çeşitli sorunları çözümlemede ve daha genel olarak da ruhsal gelişimi yönünde frekanslardan nasıl yararlanabileceğini öğrenmeye çalıştım.’

(Seth kaydetmekte olduğumuz frekans bandını değiştirmek için odadan çıkar.)

Görüyorum ki suçluluk hissine karşılık gelen bir frekans da kaydetmişsiniz.

‘Evet.’

Bu bir duygu değil mi?

‘Aslında bir frekans.’

Diyelim ki her ikisi de. Bugün kendini herhangi bir konuda suçlu hissediyor musun?

‘Kesinlikle hayır.’

Eğer kişi suçluluk hissediyorsa, bu duygunun frekansı onda sıkıntıya ve sorunlara neden olacaktır: çünkü suçluluk hissi kalbin zekasının yolunda engel oluşturur. Beni anlıyor musun?

‘Evet.’

Pekala, o halde bana bu duygunun yerini söyle.

‘Bence suçluluk duygusu beyinde, zeka ise kalpte yaşar.’

Hiç de fena değil. Ama bu durumda suçluluk duygusuna son derece kolay ulaşılabileceği ortaya çıkıyor, ki bu da sorunun ta kendisi. Aslında bu duygunun tam olarak beyninizin antenleri üzerinde yer aldığını söyleyebilirim. Suçluluk duygusu ‘yol’u tıkayan bir kapı oluşturur. Ama burada temel bir problemle karşı karşıya geliyoruz. Bunun ne olduğunu biliyor musun?

‘Kişinin kapıyı açmaya istekli olması, sonra da bunun bir yolunu bulması gerekecektir.’

Doğaldır ki istekli olması şart. Ancak ‘zaman’dan ‘duygu ve frekans’a geçiş için gerekli olan çevrimi gerçekleştirmek mevcut kanunlar içinde imkansız görünüyor. Öyle değil mi?

‘Evet.’

Bir arkadaşın sana ışığa ilişkin bir formülden bahsetmişti. Bu formülü hatırlıyor musun?

‘Işık Zaman = Frekans.’

Eğer bilgiçlik taslamam gerekirse, bu bağıntının sürekli frekanslar için de geçerli olduğunu söyleyebilirim. Bu noktada bu formül size oldukça anlamsız gelecektir. Zaten zaman/ mekan bağlamında fiziksel dünyanın içinde sıkışıp kaldığınız sürece bu bilginin size pek bir bir faydası olacağı da söylenemez.

Şimdi, ilkel olduğu varsayılan eski Hint medeniyetinde insanlar, halen modern bilimin kavrayamadığı veya kavramaya çalışmadığı daha üst realitelerin farkındalığına sahiptiler. Sen de yolculuğunuz sırasında Hindistan’daki mağaralardan birinde kristaller, elektronik aletler veya başka herhangi bir katalizörün katkısı olmadan, daha yüksek bir realiteye ilişkin bir deneyim yaşadın. Düşük yoğunluktaki emanasyonun* ışığa dönüşerek seni zamandan bağımsız daha üst bir realiteye yükseltti. Senin için zaman durmuş, realiten değişmişti. Peki bu deneyim sana neyi öğretti?

‘Zamanın gerçekle ilişkisi olmadığını.’

(*Emanasyon: Bir cisimden yayılan ışınlar. (G.D.) )

Bu doğru. Zaman gerçeğin yolunda büyük bir engeldir.

Senin deneyimlediğin türde bir frekans değişimiyle kişinin suçluluk duygusunu ve benzeri duyguları aşması mümkündür. Aslında şiddetli duyguların oluşturduğu kapıların her biri, yatay düzlemde paralel bir zaman/mekan hacmine açılır.

Suçluluk duygusunun pençesinde yaşayanlara bu fikri aktarmanın kolay olmadığının farkındayım. Bu nedenle, okuyucunun bilinçliğinde tam olarak özümsenebilmesi için bu konu üzerinde biraz daha duracağım.

Enkarne olmuş varlıkların büyük bir yüzdesi, kendilerinin bile farkında olmadığı, çok derinlerde gömülü bir suçluluk hissiyle yaşarlar. Bu duygu çeşitli korku formlarında kendini maskeler ve ancak bu korkuların temelinde yatan nedenlerin derinlemesine incelenmesi sonucunda gün ışığına çıkarılabilir.

Arkadaşlarından bazıları ‘suçluluk celseleri’ olarak tanımlayabileceğimiz bir aktivite başlattılar. Bu celselere ilk katıldığında neler oldu?

‘Hepimiz çocukluğumuza ilişkin bizde suçluluk duygusu bırakan olayları hatırlamaya başladık.’

Duyduğunuz suçluluk duygusu hangi zaman/mekan’a aitti?

‘Çocukluğumuzda yaşadığımız bazı olayların anısı, şimdi olan benzer olaylarla tetiklendiğinde, bizde hala korku veya suçluluk duygusu uyandırabiliyor.’

Hissettiğin herhangi bir suçluluk duygusunun zamanını söyle bana.

‘Ne demek istiyorsunuz?’

Pek anlamlı bir soru değil, öyle değil mi?

‘Zaman olarak, belli bir suçluluk duygusuna yol açan olayın yaşandığı günü söyleyebilirim.’

Peki bu duygular hangi evrene aitler?

‘Bilmiyorum.’

Hangi zamandalar?

‘Bence hangi zamana ait oldukları benim seçimime bağlı. Eğer bu duyguları yeniden yaşamayı seçersem, onları ilk defa hissettiğim zamana dönmüş olurum.’

Burada bir sorunumuz var; çünkü duygular söz konusu olduğunda zaman kavramı geçerliliğini yitirir. Kendinizi belli bir duygunun tesiri altında hissettiğinizde, ‘Ben hangi zamanda veya mekandayım?’ diye sorgulamak yerine şöyle düşünmelisiniz: ‘Ben başka bir vibrasyondayım.’ Bu farklı vibrasyon seviyesini, paralel (veya olası) evren olarak da tanımlamanız mümkün.

Yuvarlak olanı köşelemeye çalışmakla insanlık zaten üzerinde yaşadığı dünyanın asal basitliğinden karmaşayı yaratmayı başardı. Eğer bir de kişiler başka bir zaman ait duygularla yaşamayı adet haline getirirlerse, bu duygulara bağımlılıklarıyla orantılı olarak, mevcut karmaşanın derecesi katlanılması çok zor bir noktaya çekilebilir.

Gitgide daha kompleks bir yapı kazanan bu duygular boyutunda kişinin yapabileceği en iyi şey, mevcut zaman kavramını terkederek, onun yerine göreceli vibrasyon nosyonunu temel alan bir sistemi yaşamına dahil etmesidir. Beni anlıyor musun?

‘Anlamaya çalışıyorum.’

Örneğin burada dile getirdiğim fikirlere bakarak benim bilinçliliğimle sizinki arasındaki göreceli farkı farketmeniz mümkün olabilir.

Herhangi bir göreceli değerler sistemini ele alalım. Belli bir alanda, diyelim ki fizik dalında, isim yapmış bir bilim adamı, kendisinin tekrar ve tekrar bu platforma dönmesine neden olacak olan yapay zaman kısıtlamalarının farkında bile olmadan, tüm yaşamını teoriler kurmak ve ispatlamakla geçirecektir. Genelde mevcut toplum düzeniniz içinde insanlar, toplumu bilgilendirmeye adanmış bu tür bir yaşam tarzını çok değerli bulur ve alkışlarlar. Aslında göreceli değerler bazında, ‘güzellik yargılayanın gözündedir’. Üstelik burada söz konusu olan yargı da göreceli bir nitelik taşır. Sonuçta bu fizikçi öldüğünde ona övgüler yağdırılır, ama fizikçinin yaşarken taşıdığı bilinçlilik seviyesi üzerinde kimse fazlaca düşünmez. Oysa daha üst bir realitenin farkındalığına sahip olan bir kimse, bu tür bir yaşam sürmek yerine, enerjisini bir üst realiteyi anlamak yönünde değerlendirmeyi tercih edecektir.

Gerçekte, zaman sizin inanç sisteminizle bağıntılı olan bir kavramdır. Bu fikre katılıyor musun?

‘Aslında şu anda aklım oldukça karışmış durumda.’

Pekala, sence yan komşunuz için zaman size oranla daha yavaş mı, yoksa daha hızlı mı akıyor?

‘Duruma bağlı.’

İyi bir cevap ve benim söylemek istediğim de aynen bu. Şimdi, suçluluk duygusunu yerinden oynatmayı başaran dostlarınızdan bazıları, vibrasyon seviyelerinde ve zamana ilişkin farkındalıklarında göreceli bir fark yarattılar. Bunun nasıl gerçekleştiğini biliyor musun?

‘Bir anlamda, evet.’

Basit bir ifadeyle açıklamaya çalışacağım. Bu arkadaşlarınızın odaklarını bir ölçüde kaba tesirlerden uzaklaştırmayı başarmaları veya başka bir ifadeyle, üzerlerinde etken olan tesir küresine olan duygusal bağımlılıklarını azaltmaları sonucunda, yoğunluklarında göreceli bir süptilleşme ve vibrasyon seviyelerinde bir artış meydana gelmiştir.

Şimdi, beden bilinçliliğinizin, her biri belli bir özgül ağırlıkta (veya başka bir ifadeyle, spiral yoğunlukta) sıvılardan oluşmuş bir yapıya sahip olduğunu düşünmenizi istiyorum. Peki bunun anlamı ne olabilir? Bunun anlamı, bu boyutta enkarne olan her beden bilinçliliğinin, herhangi bir Şimdi an’ında o bedenin vibrasyonunu belirleyen farklı yoğunlukların bir fonksiyonu olduğudur.

Belli bir spiral yoğunluk (örneğin, suçluluk duygusuna karşılık gelen yoğunluk) süptilleştiğinde, kişinin vibrasyon hızı da o oranda yükselir. Buna bağlı olarak ise, kişi birdenbire ‘zeka’ sının aynı oranda geliştiğini farkeder.

Ne demek istediğimi anlıyor musun?

‘Evet’

Bazı kişilerden bahsedilirken sarfedilen ‘Hık demiş, anne ve babasının burnundan düşmüş’ sözü, bir anlamda belli bir gerçeği dile getirmektedir. Genelde anne ve babalar, evlatlarının kendi deneyimlerinin sonuçlarından yaralanmaları gerektiğine inanırlar. Bu yüzden onlara kendi göreceli spiral yoğunluklarını aktarmayı hedeflerler ve bir çocuğu eğitmenin tek yolunun bu olduğunu düşünürler. Ancak bu tür bir yaklaşım sadece yapay ve göreceli bir evrenin inşaatına hizmet edecektir; ta ki ışığın gücüyle bu yapay evrenin temelleri sallanmaya başlayana dek.

Oysa gerçek eğitimin yolu, çocuklara mevcut problemlere duygusallıktan uzak çözümler bulmalarına yardım edecek ve kaynağını kendi içlerinde bulabilecekleri, daha üst derecede bir zekayı nasıl devreye sokabileceklerini öğretmekten geçer. İşte ancak böyle bir sistem ile duyguların ve zamanın tesirlerinden bağımsız olan yüksek zekanın yaşama dahil edilmesi mümkün olabilir.