zamanın hızı

Işığın saniyede ortalama 186000 mil katettiği ve bu hız değerinin bir şekilde zamanla ve dolayısıyla da mekanla ilişkili olduğu savı, bir süreden beri yeryüzünde değişmez bir gerçek olarak kabul ediliyor. Oysa başka bir realite boyutundan olan, ama kendisini bu boyutta da tezahür ettirebilen tanıdığım bir varlığa göre, ölçüm sırasında yapılan bazı hatalardan dolayı bu bilgi yanlıştır. Daha doğru bir değer olarak saniyede 182000 mil gibi bir hızdan bahsedebiliriz ki, bu hız aynı zamanda bir tel üzerinde veya bir devre içinde elektronların hareket hızına tekabül eder. İşte bu olgu, modern teknolojinin karşı karşıya olduğu bir sınırlamayı işaret etmektedir.

Yine tanıdığım başka bir bedensiz bir varlığın dediği gibi, yeryüzünde halen mevcut bulunan en büyük teleskoptan dört kat daha büyük bir optik teleskop sayesinde, zaman içinde vizyonunuzu genişletmeniz mümkün olabilir, ama bunun da size hiçbir şey kazandırmayacağını söyleyebilirim.

Aynı denkleme başka bir yaklaşım ise, mevcut teknolojiyi ‘yüksek tesirler’i dikkate almadan genişletmeyi sürdürüp, zaman kavramını daha da karmaşıklaştırmak ve farklı gerçeklikleri algılamaktan uzak zihinleri karıştırmaya devam etmek şeklinde olabilir. Size teknolojinin işlevini küçümsüyorum gibi gelebilir. Oysa ben, sadece, bilimsel çevrelerin zaman fenomenini yaratan daha üst bir realite gerçeğini reddetmekte ısrar ettikleri sürece kendilerini sonu olmayan, kapalı bir spiral içine hapsetmiş olacaklarını ifade etmek istiyorum.

Bazı durumlarda yüksek vibrasyon seviyesine sahip bir boyutun bir alt boyutun koşullarıyla kesişimi, yüksek ve düşük tesirlerin bir araya gelmesine yol açar. Şimdi, bunun sizlerle ne ilişkisi var?

Kişinin gitgide karmaşıklaşan konularla ilgilenmesi, eninde sonunda aklının iyice karışmasına neden olacaktır. Eğer kişi yüksek boyutlara ait kanunları alt boyutlarda uygulamaya yönelirse, hissedilebilir derecede farklı bir enerjiyle karşılaşır. Bu durumda kişi, bilinenin ötesinde farklı duygularla tanışacaktır. Örneğin, Hermetist’lerin* asırlardan beri savundukları üzere alt zihindeki öfke duyumu, yüksek zihinde öfkesizlik veya mutluluk şeklinde bir karşılığa sahiptir.

(*Hermetist: Simya ilimiyle uğraşan kişi.)

Hızın gerçek ölçütü vibrasyondur, saatler değil. Örneğin fizik planda oldukça düşük bir vibrasyona sahip olan ‘nefret’ duygusunu göz önüne alalım. Birinden nefret ettiğinde kendini nasıl hissedersin?

‘Kendimi berbat hissederim, sanki tüm enerjimi yitirmiş gibi.’

Zamanda bir değişim hisseder misin?

‘Zaman yavaşlar, adeta emekler.’

Saatin mekanizması, akrep ve yelkovanın daha yavaş hareket etmesine mi yol açar?

‘Hayır, değişen benim zamanı algılayışımdır.’

Öyleyse saatin işleyişi duygularla ilişkili olmayıp, salt mekanik bir fonsiyon olmalı?

‘Evet.’

Bu noktada saati veya duyguları referans alarak yaşamak arasındaki görece farklılığı idrak etmenin önemini açıklamaya çalışacağım. Ayrıca duygular arasındaki vibrasyon farkları da göz önüne alınmalıdır. Örneğin, öfke ve kıskançlık duyguları farklı vibrasyonlara sahip olup, zamanın farklı hızlarda algılanmasına yol açarlar.

Şimdi, belli vibrasyonlara sahip olan çeşitli duygular, aynı zamanda kanser, eklem rahatsızlıkları, hormonsal bozukluklar gibi farklı vibrasyonlardaki hastalıklara tekabül ederler. Eğer ölçüm yapmanıza imkan verecek derecede hassas bir alete sahip olsaydınız, bu duyguların her birinin vibrasyon açısından fizik beden içinde geometrik bir karşılığı olduğunu görebilirdiniz. Örneğin, öfke duygusu vegas siniri boyunca lenf sistemi üzerinde etkili olarak beden dengesinin ve dolayısıyla da beden sağlığının bozulmasına neden olur.

Aslında yargı içeren herhangi bir negatif bir duygu üzerinde yoğunlaşmak, bedenin vibrasyonunu düşürür ve bilinçliliği daha düşük bir seviyeye sürükler. Bunun sonucunda ise kişinin sağlık durumu olumsuz bir biçimde etkilenir. Kişinin yansıttığı düşünce vibrasyonlarına paralel olarak bedeninin tüm sistemleri boyunca bir geometri transferi söz konusudur. Bu transfer ise her organda yeni ayarlamalara yol açar. Bedenin servomekanizması sonsuz denebilecek bir hızla kişinin düşünsel tonlarına bağlı olarak oluşan tesirleri bedendeki denge noktalarına iletir.

Örneğin baskıcı bir kimseyi düşünmek bir anda dizinizin veya sırtınızın ağrımasına neden olabilir. Bazı insanlar mantal sistemin fiziksel yapı üzerine yüklediği yükün çok fazla olduğunu düşünebilirler. Uyanık olduğunuz süre içinde beş duyu ve düşünceler aracılığıyla aldığınız binlerce tesirin belli bir düzen içinde bedeniniz boyunca hareketi sırasında sisteminize yüklediği stresi bir düşünün hele. Burada söz konusu olan, zaman denilen olgunun kişiyi kontrol etmeye yönelik veçhesini yansıtan tesirlerin, ölçümlerin ötesinde bir hızla düzenli bir akış oluşturmasıdır. Gerçekte yaşadığınız sorunların çoğu, sonsuzluğun zaman ile kesişmesinden kaynaklanmaktadır.

Sirius yıldızına bakıldığında alınan tesirin aslında yıldızdan sekiz yıl önce gönderilmiş olduğu yeryüzünde pek çok varlık tarafından bilinir. Ancak başka faktörlerin de söz konusu olabileceği pek dikkate alınmaz. Genelde yüksek zihni hesaba katmayan statik bir oluş hali varsayılır. Oysa Sirius’un tesir modelinde oluşabilecek herhangi bir kayma, sonsuz geometri boyunca anında transfer edilerek bu planeti ve dolayısıyla da sizleri büyük ölçüde etkileyecektir. Ancak yüksek zihinle bir bağlantıyı kabul etmeyen yaygın düşünceye göre, bu tür bir tesir transferinin sonsuz hızda gerçekleşmesi mümkün değildir.

Halen yeryüzünde aynı anda iki farklı yerde gözlem yapabilen varlıklar mevcuttur. Ancak klasik bilimsel yaklaşımları benimseyenler tarafından alaya alınacakları endişesiyle bu yetilerden bahsetmekten bile çekinirler. Mevcut koşulları belirleyen geometrik yapılanma hakkında fazla bir şey söylemek istemiyorum. Ancak kişi yüksek zihinle bağlantısını farketmeyi başarırsa, fiziksel yaşamına bilinçli olarak ‘zeka’yı davet edebilir ve bu sayede kendini sabit hıza mahkum olmaktan kurtarabilir.

Bu planette bazı nesneler vardır ki, özel yapıları sayesinde kişinin zihinsel geometrisiyle rezonansa girerek, onun daha yüksek boyutlarla temasa geçmesini sağlarlar. Örneğin Mısır’ ın Giza bölgesinde veya yeryüzünün pek çok yerinde bulunan piramitlerden herhangi birinin içine giren kişi, zaman içinde algılanamayan farklı bir bilinçlilik haline spiral bir biçimde çekildiğini hissedebilir. Rüya haline benzeyen ve zamandan bağımsız olan bu tür farklı bir gerçeklik içinde kişi, dik açılarda holografik bir görüş kazanır. ‘İnsanlar kulaklarıyla görürler’ şeklinde bir söz vardır. Aslında bu sözle ima edilen, işitmenin görmenin bir üst biçimi olduğudur.

Siz baktığı yöne dik açıda olan nesneleri görebilen böyle bir kişiyi tanıyorsunuz zaten. Ayrıca bu arkadaşınızın arkasındaki duvarda asılı bir objeyi, gözleri kapalı olduğu halde yüksek zihinle bağıntı kurarak tanımlayabildiğini de biliyorsunuz.

Sen de yakınlarda çıktığınız geziye ait bir sahneyi önceden görmemiş miydin?

‘Maui adasına ilk seyahatimizden bir gece önce aldığım bir vizyonda oradaki pek çok yeri görmüştüm.’

Şimdi, tıpkı bir uydunun hava hareketlerini fotoğraflamak amacıyla yükseklerden gözlem yapması gibi, sizin ‘podül’ diyebileceğim bir veçheniz de holografik bir projeksiyonla, bir POA (Pozitif Organize Amaç) adına, örneğin Maui’yi, önceden görmenize imkan verir. Sisteminizdeki elektronların başka bir sistemdeki elektronlarla kesişimi, uzak bir nesneyi veya bir olayı görebileceğiniz bir ‘altın ayna’ yaratır. İster inanın, ister inanmayın ama tüm varlıklar, ‘kapılarını açabilme’ yeteneklerine bağlı olarak, geleceği kısa veya uzun bir süre öncesinde görürler.

Sizin deyiminizle zaman/mekan vortekslerinden veya solucan deliklerinden bahsettiğimi anlamışsındır sanırım.

Söylesene, bir ucunda bir haç bulunan, altı metre uzunluğunda ve onbeş santimetre çapında bir tünele ilişkin bir vizyon aldığında ne olmuştu?

‘Bir tünel ve altından yapılmış bir haç gördüm. Vizyon sürerken bazı sorunlarımı aklımdan geçiriyordum.’

Haçın arka yüzü ne renkti?

‘Kahverengimsi turuncu.’

Peki Kanada’daki gölün yakınında gördüğünüz piramit biçimindeki dağ ne renkti?

‘O da kahverengimsi turuncu renkteydi ve üzerindeki ağaçların yaprakları altın gibi parlıyordu.’

Orada neler oldu?

‘Dağın yamacındaki gölün kenarında duruyorduk ve dağın gölgesinin suya vurduğu yerde altın renkli bir haç görüntüsü belirdi. Hepimiz çok şaşırdık.’

Tam o anda bir kayık geçiyordu, değil mi?

‘Evet.’

Bir arkadaşınız metal bir para kullanarak bu sahneyi size önceden tasvir etmişti, öyle değil mi?

‘Evet, aynen öyle.’

Peki tüm bunları nasıl açıklıyorsun?

‘Yaşadığımız bazı olaylar önce sembolik bazda karşımıza çıktı.’

Evet, üst boyutlara ilişkin geometrinin fizik planda önceden tezahür etmesi, sembolizma aracılığıyla mümkün olabilir. Sık sık bu tür durumlarla karşılaşmaz mısınız? Birini düşünürsünüz ve anında karşınızda belirir. Aslında iyi bildiğiniz ‘Düşünüyorum, o halde varım’ sözü yerine ‘Düşünüyorum, o halde varsın’ veya ‘Sen benim uyumlu düşüncemin bir ürünüsün’ diyebilirsiniz. Bu konuda daha pek çok şey söylemek mümkün, ama sanırım ne demek istediğimi anladın.

Zihnin hızını ölçebilir misiniz?

‘Hayır, çünkü sonsuz hıza sahip.’

Bazı anlarda bu dediğin doğru olabilir; ama çoğunlukla zihnin hızı duygularla bloke edilir. Siz düşüncelerinizin toplamına eşitsiniz ve düşüncelerinizi keskin duygularla bloke ettiğiniz sürece, zaman kavramının sadık bir bekçisi olarak yaşarsınız. Başka bir kitabımda da bahsettiğim gibi, Tanrısal imajı güçlendiren, düşüncenin hızıdır. Ne demek istediğimi anlıyor musun?

‘Hayır demekten hiç hoşlanmıyorum, ama cevabım hayır.’

(Seth bir kağıt parçası alır, üzerine bir şeyler karalar ve bana doğru tutar.)

Bu çizdiğim şekil ne?

‘Bir üçgen.’

Biliyor musun, bununla köşelerin arkasını görebilir veya zamanı yavaşlatabilirim?

(Seth öbür odaya geçer ve elinde dört yüzeyli cam bir piramitle geri gelir.)

Şimdi, diyelim bir binanın önünde duruyorsunuz. Normal olarak köşenin arkasındaki birini göremezsiniz, öyle değil mi? Oysa köşeye 45 derece eğimli bir ayna yerleştirirseniz, o kişiyi köşeyi dönmeden önce görmeniz mümkün olacaktır. Bunun gibi bir sonraki köşeye de 45 derecede bir ayna koyarsanız, binanın arka tarafından yaklaşmakta olan birini sanki arada bina yokmuş gibi rahatça görebilirsiniz. Beni anlıyor musun?

‘Evet.’

Sanırım bu kadarını herkes anlamıştır. şimdi, farzedelim ki ben başka bir boyutun varlığıyım ve sizinle iletişim kurmak istiyorum. Bunun en kolay yolu ne olabilir? Aynalar örneğinden anlaşılacağı gibi, farklı boyuttan bir varlığın sizin boyutunuzla kesişim sağlayabilecek bir şekilde hızını değiştirmesi gerekir. Pekala, sana bu üçgen şeklini gösterdiğimde, onu tanımlaman ne kadar zaman aldı?

‘Bilmiyorum.’

Akıllıca davranmak isteseydin, ‘Işık hızıyla anladım’ diyebilirdin. O zaman da ben bir köşenin arkasına geçer ve kağıda başka bir şekil çizerdim.

Bu şekli fiziksel gözlerinle görmen söz konusu olmadığı halde, eğer ikimiz de isteseydik, şeklin ne olduğunu bilmen yine de mümkün olabilirdi. İşte bu durumda ‘şimdi’ an’ında görüyor olurdun. Gerçekte ‘şimdi’ an’ında, uzaktaki nesneleri fiziksel gözlerinle olduğundan çok daha hızlı ‘görebilirsin’. Peki bu nasıl olabilir?

Senin buna cevap veremeyeceğini bildiğim için ben açıklamaya çalışacağım. Fiziksel görme olayı alt bilinçliliğe bağlı bir fonksiyondur. Bana göre pek uygun bir ifade olmasa da, ‘uzak görüş’ olarak tanımlanabilen görme olayında ise daha yüksek bir bilinçlilik hali söz konusudur. Şurası bir gerçek ki, istediğiniz taktirde sizden uzaklığı ne olursa olsun bir nesneyi sonsuz hızda görmeniz mümkün. Sonuçta kişinin görüş kapasitesini daraltan, ait olduğu bilinç seviyesinin yarattığı yapay sınırlamalardır.

‘Bu tür bir deneyim yaşadım; ama nasıl olduğunu anladığımı söyleyemem.’

Öyleyse bir sorunumuz var demektir. Öyle görünüyor ki, farklı güç hatları üzerinde yol alıyoruz.

Aslında ışık hızına yakın hızlar söz konusu olduğunda, değişik bilinçlilik dereceleri arasında bu tür sorunların ortaya çıkması kaçınılmaz oluyor. Şunu unutmayın ki, herhangi bir olayı açıklamaya çalışırken kişinin kendini yapay zaman nosyonuna bağımlı hissetmesi, ‘mantık’ denilen olguya yöneltilen yanlış zihinsel göndermelerin bir sonucudur. Asla belirli çizgilerle ayrılmış zaman dilimleri mevcut değildir. Bu ayrımlar salt hatalı algılamanın bir sonucu olarak gerçekmiş gibi değerlendirilirler.

Arada sırada ‘optik yanılsama’ ifadesiyle karşılaşırsınız. Aslında bu söz, ait olduğunuz boyutta anlaşılamayan daha üst boyutlara ilişkin her tür fenomeni tanımlamada başvurulan bir klişeden başka bir şey değildir.

Şimdi, elimdeki cam piramit ile bina ve aynalar örneğini göz önüne aldığınızda, pek çok sayıda piramidi ters veya düz konumda, yüzeyleri boyunca birbirine temas edecek şekilde bir araya getirdiğimiz taktirde ne olacağını tahmin edebilir misiniz? Teorik olarak, sonsuz sayıda piramidi sonsuzluğa doğru uzanacak şekilde bir araya getirmek mümkün. Bu tür bir yapılanma içinde hemen her yönde bükülen güç hatları oluşacaktır.

Eski bir deyiş vardır: ‘Yukarıda ne varsa, aşağıda da aynısı vardır.’ Bu sözün hala geçerli olduğunu memnuniyetle söyleyebilirim. Şimdi, bir cam piramit içinde ışığın yönü değiştirildiğinde, yukarı boyutlarda da fiziksel gözlerinle göremeyeceğiniz bir tür enerji ile ışığın benzer bir biçimde eğilmeyeceğini düşünmen için bir neden var mı?

‘Mantık.. Görmediğim şeye inanmam.’

Hayret, seni ‘şeytanın yeryüzündeki avukatı’ olarak görevlendirdiğimi hiç de hatırlamıyorum!

Üst boyutlara ait prensiplerin fiziksel planda ilk tezahürleri, kişinin duyarlı olup olmadığını anlamak için ‘suyu test etmek’ şeklindedir. Yani tavşana sopanın ucunda havuç sallamak gibi bir şey. Böyle bir temas sonucunda eğer sizde yeterince bir ilgi veya merak uyanmışsa, konunun derinliğine inmeye istek duyabilirsiniz.

Ama mantık olgusuna sıkı sıkıya bağlı yaşıyorsanız, büyük bir olasılıkla kapının size aralandığını farketmeyip, bir sonraki sefere kadar kapının tekrar kapanmasına yol açarsınız. Benim burada asıl anlatmak istediğim, duyarlılık derecesine paralel olarak her varlığın, Tanrısal imajın bilinçte tezahür vasatı olan sezgi kanalını devreye sokan geometrik formda bir aynaya sahip olduğudur.

Tüm bu söylediklerim zaman/mekan’dan bağımsız olarak her an olagelmekte ve sizi çevreleyen koşulların geometrisini yaratmaktadır.

Zamanı belirli bir hızla sınırlamanın insanları kavramsal bir sorunla karşı karşıya getirdiğini sanırım siz de kabul edersiniz. Kişi mantığıyla bilinçliliğine sınırlar koyduğu sürece, bilincinin önünde bir perde ile yaşar ve bu da kişi için ‘zamanın uzamasına’ yol açar.

John’un alnına taktığı, bir bakır levha üzerinde yakut, zümrüt ve kristal parçalarından ibaret o garip görünüşlü bandı hatırlıyor musun?

‘Oh, evet, Sirius Bandı. O bandı takarak basketbol oynadığında her zamankinden iki misli daha başarılı bir sonuç almıştı. Onunla oynayan oğlum Johnny’nin bu işe hem şaşırıp hem de kızdığını gayet iyi hatırlıyorum.’

Şimdi, eminim eğer komşularınız görseydi, John’un çok garip bir insan olduğunu düşünürlerdi. Sanırım komşularınızın size dayanabilecek nitelikte kişiler olmasına özen göstermeniz iyi olacak. Bir de profesyonel sporcuların bu tür bir band takmaları halinde neler olacağını düşünsene..

Bu durumda eski medeniyetlere ait bazı acaip görünüşlü taçların, salt dekoratif olmanın ötesinde bir işlev gördüklerini söylememiz yanlış olmayacak sanırım. John’un durumunda ise, alnına taktığı bandının özel geometrisi, ona topun hareketini önceden ayarlama ve topun potaya doğru yolculuğunu kontrol edebilme imkanını sağlamıştı.

Şimdi, bu söylediklerimin mantık kurallarıyla hiç bir şekilde uyuşmadığının farkındayım. Umarım mantıkçılar bu söylediklerimi okuyunca seni gün batımında asmazlar, yoksa şafakta mı desem?

‘Sanırım şafakta olmalı. Ama bu yaşamımızda bizi asacaklarını sanmıyorum. Önceki yaşamlarımızdan birinde İrlanda’da asılmıştık zaten.’

Evet, sizin bakış açınızdan o yaşam döneminizin pek de iyi enkarnelerinizden biri olduğu söylenemez.

John’un taktığı bakır bandın geometrisi, zihnini etkileyerek görüş boyutunun genişlemesine ve böylece topu daha iyi bir şekilde kontrol etmesine olanak vermişti. Öyleyse zamanın hızı, zihnin algılamasına bağlı olan görece bir kavramdır. Dolayısıyla da ne saatlerle ölçülür, ne de değişmez bir gerçeklik göstergesi olabilir.

Kendi içlerinde sınırlılık içermeyen geometrik imajlar, sonsuz değere yakın bir hızla transfer edilirler. Eğer kişi zamanın hızına bağlı olarak sınırlandığını hissediyorsa, bu onun yaşamına şiddetli duyguları kabul eden bireysel seçiminin bir sonucudur.

Dün gece gökyüzünü gözlerken ay sana her zaman olduğundan çok daha büyük ve daha yakın göründü.

Genelde bu tür bir fenomen nasıl yorumlanır?

‘Optik bir yanılsama olduğu düşünülür..’

Başka bir deyişle, yeni gözlüklere ihtiyacın var.

‘Hiç sanmıyorum.’

Güneşten yansıyan ışığın açısını kesen ve farklı bir açıda yeryüzüne yansıtan gümüş rengi hilal, senin sezgisel uyumlanman sonucunda sana daha yakın göründü. Farkındaysan bu durum aynı zamanda senin bilinçliliğinin pek çok varlıktan daha farklı bir vibrasyon seviyesinde olduğunu gösteriyor. Şimdi, başka varlıklar da buna benzer bir deneyim yaşamış olabilirler; ancak iki farklı varlığın fiziksel gözleriyle gözlemledikleri hiç bir zaman tıpatıp aynı olamaz.

Ayı bu şekilde gözlemleyen başka kimse var mıydı?

‘Evet, konuştuğum bir kaç kişi aynı şeyleri söyledi.’

Genellikle ay gümüşışın modunda, altınışın moduna oranla daha yakın görünür. Bunu anlıyor musun?

Şimdi, ışık ışınları mevcut geometriye bağlı olarak eğilirler ve kişi bilincinin belli bir vibrasyon seviyesinde gözlemleyebileceği bir biçimde yayılırlar. İşte buna bağlı olarak ‘Bu gece ayı gümüş renginde ve yakın görüyorum’ veya ‘Bu gece ayı altın renginde ve uzak görüyorum’ diye düşünebilirsiniz. Bu fenomen tamamen vibrasyonlara bağlı olarak açıklanabilir. Işık ışınlarının açılarına bağlı olarak yansıttıkları gümüş veya altın renkleri arasındaki vibrasyon farklılığından dolayı ay daha yakın veya daha uzak görünecektir.