zamansızlığı anlama

Yüksek boyutlardan kimsenin anlamadığı ağır prensipleri dile getirerek, okuyucuyu kitabı okumaya başlamadan önceki konumunda bırakmanın hiç bir anlamı yok. Ben ise burada, zamana ilişkin herşeyle ilgilenmeye hazır olan ‘ego’nun dikkatini çelmek için hikayelere ve diğer simetrik yöntemlere başvurarak, benim boyutumdan sizin boyutunuzun nasıl göründüğünü anlatmaya çalışacağım.

Çeşitli ifade modlarında varlıkları gözlemlemek, benim için onları aynı anda pek çok beden içinde görmek anlamına gelir. Bulunduğum boyuttan, diyelim ki, yolda yürüyen bir varlığa baktığımda, onunla geometrik olarak kesişmemin sonucunda varlığın hareketini bir dizi durağan resim karelerine ayrışmış olarak görürüm. Bu varlığı fiziksel bir beden olarak görmemin yanısıra, ayrıca onu çevreleyen ve ruh haline bağlı olarak her karede yansımaları değişen bir bulut formunu da gözlemlerim.

Örneğin, sen veya John gibi bir varlıkla kesişmek istediğimde, sizlerle temasa geçmek için ortak deneyimimize en üst derecede faydalı olabilecek bir zihin halinizin mevcut olduğu bir anı beklerim. Bu temasımız sonucunda sizin olası geleceğiniz, ortak deneyimimizin niteliğine bağlı olarak belli ölçüde etkilenir ve sizin vibrasyonunuz, beraberce ‘bir’liği yaratma çabamızda gösterdiğimiz başarının derecesiyle orantılı olarak yükselir.

Zamanın olmadığı ‘şimdi’de veya ‘an’da oluş halini anlamak için ‘Bir’lik olgusunu kavramanız gereklidir. Unutmayın ki, zamanın olmadığı yerde harmoni vardır. Şimdi diyebilirsiniz ki, ‘Ama Seth, güzel müzik için de aynı şey söz konusu. Güzel müzikte de harmoni mevcut.’ Ben de o zaman size güzel müziğin zaten her yerde ve her an’da mevcut olduğunu hatırlatırım. Sizin yaptığınız, kulaklarınızın algılayabileceği şekilde mevcut müziği kare kare, çizgi çizgi çözümlemekten başka bir şey değil. Bir anlamda siz daima mevcut olan yüksek seviyeli harmoniyi yavaşlatıyor ve boyutunuzda ifade ediyorsunuz.

Yukarıda anlattığım hikayenin senaryosu halen pek çok zaman/mekan boyutlarında mevcuttur. Böylesi bir deneyimin tadını çıkartmak için tek yapmanız gereken, bu senaryoyu bilinç arenanızda sahneye koymaktır. Daha önce başkalarının da ifade ettiği gibi, mucize denilen şey aslında zaman/mekan kesişimde bir değişimden başka bir şey değildir. Başka bir deyişle mucize, sizin tarafınızdan bilinmeyen ‘yüksek kanunlar’ın alt boyutlarda uygulamaya konulmasıdır.

Siz kimsiniz? Siz halen yaşamakta olduklarınız başta olmak üzere, tüm mevcut deneyimlerinizin bir toplamısınız. Herhangi bir ‘şimdi ‘an’ında siz, belli ışık açılarında size erişen ve sizden yansıyan fikirlerin oluşturduğu bir yapılanma içindesiniz.

İstersen bu noktada yüksek bir boyuta ait olduğu varsayılan bir konu üzerinde konuşalım. Örneğin, sizin tanımlamanızla, ‘Kutsal imaj’ ne demek? Bu ifade sana neyi çağrıştırıyor?

‘İsa peygamberin, başından çıkan ışık ışınlarıyla ve aurasıyla gösterildiği bir resim.’

Gerçekte pek çok varlık için benzer bir çağrışım söz konusu. Benim anlatmak istediğim ise şu: İzin verdiğiniz derecede bir imajın size yansıttığı, aslında sizin bir projeksiyonunuzdur.

İsa peygamberin nasıl göründüğünü biliyor musunuz? Onun bir fotoğrafını mı gördünüz? Tabii ki hayır. İsa’nın tasvirleri salt sembolik bir canlandırma veya zihinlerdeki imajın bir yansıması olarak düşünülmelidir. Yine de bu örnekte karşılaştığımız ışık ışınları sembolizması veya genel olarak bir varlığın yüksek boyutlara ait olduğu fikri, kabul ediş kapasitenizle orantılı olarak vibrasyonunuzda bir artışa yol açması açısından bir anlam taşır.

‘Düşünüyorum, o halde varım’ sözünü bilirsiniz. Ben daha da ileri giderek şöyle diyeceğim: ‘Varım, o halde projekte edebilirim.’ Bu projeksiyon, insanlığı ‘İlahi’ olarak tanımlanan boyuttan ayıran sınır boyunca gerçekleşir. İşte ‘haç’ sembolü, bu arayı kapatmaya yönelik bir köprü anlamında kullanılır. Kelimeler sembollerdir. Fikirler ise sembollerin form bulmasını sağlar.

‘Tam bu anda başımda soldan sağa doğru bir enerji akımı hissettim. Birden başım dönmeye başladı.  Korkarım son cümlenizi tekrarlamanızı isteyeceğim, çünkü duyamadım bile.’

Görüyorsun ya, köprü nosyonunu kavrayabilmen için bu gri ‘enerji hayaleti’ nasıl da devreye girdi. Çoğunlukla bilimsel çevrelerden gelen kişiler bu tür açıklamaları tartışmadan reddederler ve bunları ‘İlahi rastlantılar’ olarak yorumlamak onlara daha kolay gelir. Ancak böyle bir kişiye Tanrı’dan ve kiliseden bahsederseniz, hemen zihnindeki ilgili kompartıman açılır ve kişi rahatsız olmadan ‘İlahi’ konularda konuşmaya başlar. Bunu anlıyabiliyor musun?

‘Evet.’

Eski zamanlarda bilge kişiler dengeden bahsettiklerinde, bugün anlaşıldığından daha farklı bir şey kastediyorlardı. Aslında denge, boş bir cam kürenin su içinde yüzebilmesine benzer bir anlam taşır. Eğer içini civayla doldurursanız, küre artık yüzemez.

Kimyasal, elektriksel ve enerjik bazda sürekli harmoni arayışında olan beden/zihin/ruh üçlüsünün gereksinimlerini o dönemlerde sabırla araştırılırdı. İnsanlar, belli durumlarda bedenlerinin, örneğin, bakıra veya tarçına ihtiyacı olduğunu veya bir portakal yemenin faydalı olacağını sezmelerine imkan veren bir çeşit biliş haline ulaşmışlardı. Bunun yanısıra, belli bir işle uğraşırlarken dengenin bozulduğunu farkettiklerinde, eğer odaklarını değiştirmezlerse beden sağlıklarının bozulabileceğini idrak etmişlerdi. Böyle bir durumda, ister meditasyon olsun, ister rüzgarın suyun yüzeyini yalayışını seyretmek olsun, herhangi bir dinlendirici aktiviteye yönelmeyi seçerlerdi. Ama sanırım sizin toplumunuzda böyle yapmanızı engelleyen kanunlar mevcut. Ne dersin?

‘Bu engellemeyi koyan kanunlar aslında bizim zihnimizde.’

Hah, sonunda anlamaya başladın!

Şimdi, biraz daha detaylı olarak farklı bir dengeden, entelektüel zeka ile zamansız veya sezgisel zeka arasındaki dengeden bahsetmek istiyorum. Nasıl enkarne olan her ruhsal varlık birimi belli bir hedef (yani, olası hedef) saptarsa, medeniyetler de böylesi bir genel plana veya hedefe sahiptirler. Sizin ait olduğunuz medeniyet ise yoğun olarak entellektüel alanda odaklanmıştır.

Sizin toplumlarınızda entellektüel başarıya büyük değer verilir. Zamana bağımlı olan bu tür zekaya ‘zihnin zekası’ adını verelim. Zekanın diğer türü ise her yerde ve her şeyde mevcut olup zamansızdır ve kalp aracılığıyla çekilir. O halde zihne ve kalbe ait olmak üzere iki tür zekadan söz edebiliriz; biri zamana bağımlı, diğeri ise zamansız. İkisini ayıran sınır ise gırtlak bölgesinde yer alır.

Siz, deyim doğruysa, cam küreniz içinde yüzerken, varlığınızın büyük bir kısmının ‘derin dinlenme’ veya ‘kalp’ modunda olduğu farklı bir alana geçersiniz. Belki burada meditasyona benzer bir süreçten bahsettiğimi düşünebilirsiniz; ama tam olarak değil.

Zihniniz tıpkı okyanustaki dalgalar gibi birbiri üzerine katlanan sonsuz sayıda denebilecek bilinçlilik halleri içerir. Sizin toplumunuzda zihnin zekası veya entellektüel başarı, kalbin hedeflerinden çok uzaklaşmıştır.  Peki bugün için toplumunuzu tehdit eden en büyük sağlık sorunu ne?

‘Kalp rahatsızlıkları.’

Sence bu rastlantı şaşırtıcı değil mi?

(Kedimiz birdenbire Seth’in kucağına sıçrar. Seth incitmemeye özen göstererek onu yere bırakır.)

‘Evet.’

Gördüğün gibi kompartımanlı veya zamanlı zekaya dayandığınızda, pek çok şey belli bir kompartımanın kapısından kayar gider ve hemen köşenin arkasında oluşmakta olanları farketmezsiniz bile.

İşte böylece bu kompartımanların bir veya bir kaçında sıkışmış olarak peşpeşe pek çok yaşam harcanabilir. Toplumunuzda pek çok örneği görüldüğü gibi, bazı varlıklar entellektüel başarı nosyonuna o denli odaklanırlar ki, taşıdıkları beden bilinçliliğinin diğer pek çok veçhesinin dağılıp gitmesine adeta seyirci kalırlar. Sizin tanıdıklarınız arasında da böyle bireyler mevcut. Bazıları tehlikeli işlerde çalışırlar; örneğin, işleri gereği bir takım zararlı kimyasal maddelerle temas etmek zorunda kalan işçiler gibi. Böyle bir kişiye neden bu işte çalıştığını sorduğunuzda, nasıl bir yanıt verir sence?

‘Maaşın iyi olduğundan ve bazı başka avantajlardan dem vurabilir.’

Peki siz ‘Ama bu iş seni öldürecek’ dediğinizde tepkisi ne olur acaba?

‘Büyük bir olasılıkla duymamazlıktan gelir. Aslında ben böyle bir kişinin karşı karşıya olduğu riskin tam olarak bilincinde olacağını sanmıyorum.’

Diyelim ki benim gibi bir varlık, bir kanal bağlantısı sırasında bu tür bir işte çalışan bir kişiye yaptığı işin tehlikeli olup olmadığını sordu. İlk seferinde bu kişi üzerinde fazlaca düşünmeden yarıklişe bir yanıtla soruyu geçiştirecektir. Eğer, örneğin, iki yıl sonra aynı soru sorulursa, bu sefer farklı bir durum söz konusu olabilir. Bu kişi birdenbire korkuya kapılıp, bilinçsiz yaklaşımıyla sağlığına verdiği zararın farkına varabilir. İşte değişim bu anda başlar ve kişi ilk defa olarak kompartımanından dışarı çıkar ve etrafa bir göz atar. Sonra ne olur sence?

‘Yanlış bir şeyler olduğunu ve bir değişimin gerektiğini  farkettiğinde rahatsızlık duyar sanırım.’

Bu noktada zihinsel değişimiyle birlikte zamanda bir değişim meydana gelir ve gırtlağındaki kalp açılır. Bana neden tuhaf tuhaf bakıyorsun?

‘Sanırım yeni bir şey öğrenmek üzereyim. Ama ne olduğunu tam olarak kavrayamadım.’

İnsanların bazen kalplerini gırtlaklarında hissettiklerine dair ifadeler  duymadın mı hiç?

‘Evet, pek çok kere.’

İşte böyle bir anda kişi ‘kalbini açar’. Biliyorsun, kalbin kişiyi uyarmasını dile getiren şarkılarınız bile var. ‘Ses kutusu’nun yer aldığı gırtlak, herhangi bir anda kalbin ya da zihnin zekasını yansıtabilir. Öyleyse ses kutunuz aracılığıyla ya gerçeği ifade edersiniz, ya da gerçeği modüle edersiniz. Ne demek istediğimi anlıyor musun?

‘Evet. O halde gırtlak bir çeşit yansıtıcı mı olmalı.’

Aynen öyle. Gırtlak bölgesi, vibrasyon seviyenize bağlı olarak düşük veya yüksek zekayı yansıtabileceğiniz bir güç merkezidir. Aydınlanma yolunda oldukları düşünülen ‘ibis*’ler, kuğular ve benzeri bazı uzun boyunlu hayvanlar hakkında pek çok hikayeler mevcuttur. Eski Mısır’da ‘ibis’in kutsal sayılmasının nedeni (Bknz.: Kutsal İbis**), bu hayvanların belli dönemlerde çıkardıkları tuhaf seslerle bağıntılıydı.

(*İbis: Balıkçıllardan bir çeşit kuş. (G.D.))

(**Kutsal İbis: Eski Mısır’lıların mukaddes saydıkları aklı karalı bir cins   balıkçıl. (G.D.))

Bu tuhaf seslerin, varlığın ilahi aydınlanma an’ını sembolize ettiğine inanılırdı. Bir anlamda gırtlak, yüksek zekanın titreşimlerini bastırmaya çalışan tesirlere meydan okuyan belli bir rezonansa sahiptir.

Birisi sizinle konuşurken, sesinde bazı öylesine küçük, zor duyulan frekanslar mevcuttur ki, bunlar konuşanın gerçek rezonansını açığa vururlar. Konuşan kişi sinirliyse veya kendisini belli bir konuda suçlu hissediyorsa, sesinde meydana gelen küçük, harmonik kesintiler, eğer dikkatliyseniz size kelimelerin arkasındaki gerçeği yansıtacaktır.

Neden bahsettiğimi anlıyor musun?

‘Evet.’

Öyleyse bana bir örnek ver.

‘Kişi sinirliyse, sesi gergin çıkar. Konuşması akıcı ve ahenkli olmaz.’

Aslında hemen hemen duyma sınırınızın dışına kayan bu tür  frekansları ayırdedebilen ve böylece adeta bir ‘yalan makinası’ gibi işlev gören bazı aletler halen piyasada mevcut.

Zamanın dışına taşmaktan bahsederken, yer karolarınız eski Maya’lardan esinlenilerek dizayn edilmiş. Bundan haberin var mıydı?

‘Dizaynın derin bir anlamı olduğunu hissetmiştim.’

O kadar da abartma.

Kişi, toplumun kendisine yüklemeye çalıştığı hedefleri telafi edici bazı başka dengelerin mevcut olduğunu deneme yoluyla ilk defa olarak farkettiğinde, kompartımanlarının kapısı açılmaya başlamış demektir. Şimdi, bunun kişi açısından bir devrim yaratacağından bahsetmiyorum. Gerçekte bu farkındalık, kişinin yeni bir çift göz daha kazanması gibidir. Benim de dört göze sahip olduğumu düşünebilirsiniz: İkisi zaman içinde, diğer ikisi ise zamansız. Bu da bizi ‘düalizma’ adını verdiğiniz nosyona getiriyor.

Şimdi, Dotti adlı bir hayali bir kişiyi, Dotti 1 ve Dotti 2 olarak inceleyelim. Dotti 1 daima şakacı, mutlu, zeki ve neşe doludur. Dotti 2 ise kızgın, kırgın, suratsız ve uykucudur. Hemen hemen hiç bir an için tek başına Dotti 1 veya tek başına Dotti 2 mevcut değildir. Peki, şu anda yüzde olarak senin için durum nasıl?

‘Yüzde 70 oranında Dotti 1, yüzde 30 ise Dotti 2.’

Öyleyse ben sana baktığımda bu ikizleri ve bağlı oldukları iki farklı saati görüyor olmalıyım.

‘Her iki saat de aynı zamanı mı gösteriyor?

Saatler farklı hızlarda veya farklı açılarda çalışıyorlar. Kategorik olarak diyebilirim ki, sen şu anda hem saat 8.00’de, hem de saat 5.00’desin. Herhangi bir andaki odaklanmana bağlı olarak bu iki veçhenin belirli özelliklerini baskın duruma geçmekte.

Neden esniyorsun? Ben burada senin hakkında konuşuyorum.

‘Özür dilerim, ama kendimi tutamıyorum.’

(Seth öbür odaya geçer ve elinde John’un bir resmiyle geri döner. Resimde John’un arkasında duran içi su dolu altın vazo, daha önce farketmediğim bir güzellikle güneşi yansıtıyor. Sonra Seth aynı vazoyu eline alıp, daktilonun üzerine koyuyor ve vazoyu gözümün önünde sallamaya başlıyor. Bu noktada canım bir sigara içmek istiyor. Dışarıya çıkarken gözüm koridordaki aynaya takılıyor ve korkunç göründüğümü düşünüyorum.)

(Geri dönüp daktilomun başına oturduğumda, Seth benim tekrar aynaya bakmamı öneriyor. Bu sefer çok daha iyi göründüğümü farkediyorum. Sonra yine daktilomun başına dönüyorum. Tüm bu zaman içinde ise Seth, aynaya bakmamı söylemekten başka bir söz sarfetmiyor.)

Sence burada olan ne?

‘Bir vibrasyon değişimi.’

Az önce senin düşüncelerini silkeledim ve onların ‘altın’a dönüşmelerine yardımcı oldum. Peki şimdi kendini nasıl hissediyorsun?

‘Çok daha iyi.’

Bunun nedeni hakkında bir fikrin var mı?

‘Sanırım bunun nedeni, benim tesir küremin içine ‘altın’ın tesirini göndermiş olmanız.’

Maya’lar ve diğer bazı eski medeniyetlerde insanlar, altının gerçek değerinin aslında vibrasyonunun içerdiği zamansızlık öğesinde yattığında idrak etmişlerdi.

Asırlar boyunca pek çok metal kullanılıp tüketildi, yeni madenler kazıldı, yeni metaller işlendi ve bu süreç sürüp gitmekte. Altın ve benzeri bazı nadir metallerin farkı, bunların tekrar tekrar eritilip, yeni formlarda kullanılabilme özellikleridir. Bu metallerin aldıkları değişik formlar, aslında zamanın bir yansımasıdır. Bunlar arasında bilhassa altın, diğerlerinden daha güçlü olarak zamanı ve içerdiği zamansızlık öğesini projekte eder. Doğal olarak tüm metaller farklı vibrasyonlarda titreşirler. Ancak bunlar içinde altın, sizin fiziksel küreniz içinde mevcut en güçlü vibrasyona sahiptir. Diyebiliriz ki, az önce yaşadığın değişime sebep olan etken, ‘altın’ın özü’ veya ‘altın’sal imaj’dı. Tekrar vurgulamak gerekirse, altın, bir varlığın zamansızlığa ilişkin veçhesini temsil eder.

Zamansızlık boyutundan sizin boyutunuza enerjinin akışı, bir varlığın ‘bir’lik yönünde tekamül ediş derecesiyle doğrudan orantılıdır. Şimdi, sen ve John bunun ne anlama geldiğini merak edebilirsiniz. Kişi yüksek frekansta bir düşünceyi kabul ettiğinde, onu çevreleyen alana altın sarısı bir renk tonu dahil olur.

Aranızda bazıları şöyle söylenebilir: ‘Ama Seth, ben insanların çevresinde renkli bir alan falan görmüyorum. Bu dediğiniz tamamen saçma.’ Size sabırla beni biraz daha dinlemenizi öneririm. Bu arada, su dolu vazoyla yaptığımız gibi bir ufak deneyi kendi üzerinizde tekrarlayabilirsiniz. Yüksek boyutlarla temasa geçmenin sonucu olarak güçlü bir enerji akımı hissedeceksiniz. Çeşitli kaynaklarda da sözü edildiği üzere, spiritüel gelişiminizin bir noktasında, objelerin etrafında hafif bir ışıma görmeye başlarsınız. Burada olan, objeleri çevreleyen ışıma alanındaki bazı yüksek frekansları algılamaya başlamanızdır.

Aslında bu olayla, bir kuartz kristalden geçirilen güneş ışığının duvarda oluşturduğu ışık spektrumu arasında bir paralellik kurabiliriz. Bildiğiniz gibi ışık, sizin renk adını verdiğiniz çeşitli frekanslara ayrışır. Sizin bireysel yansıtıcınız veya yüksek zihniniz de ışığı ayrıştırır ve projekte eder. İşte bu projeksiyonun adı ‘aura’dır. Aura görebilmek için kişinin önce ‘olamaz’ demeyi bir kenara bırakması gerekir. Ancak bu olayın olabilirliğini kabul ettikten sonra ‘aura görme’ denemelerine başlamalıdır. Eğer kişi, her toplumda sık sık rastlanan ‘daha iyi bilenler’in kendisini eleştirmesinden çekiniyorsa, doğaldır ki, bu denemeleri yalnız başına da rahatlıkla sürdürebilir.

Bu tür enerjiyle tanışmanın basit başka bir yolu da, açık renkli bir duvarın önünde rahat bir pozisyonda oturmak ve aynada, bedeninizi çevreleyen hafif bir ışıma görüp göremediğinize bakmaktır. Ancak ilk denemede bir şey göremezseniz, lütfen görmeye çabalayarak kendinizi harab etmeyin.

Kanal bağlantısı celselerinize katılan dostlardan bazılarının size şöyle dert yandıklarını biliyorum: ‘Ben hiç bir şey göremiyorum. Şimdiye kadar hiç bir şey göremedim ve belki de hiç bir zaman göremeyeceğim.’ Hatırlıyorsun değil mi?

‘Evet, hatırlıyorum.’

Bu dostlarınız ‘görme’ yeteneklerinin olduğunu reddetmekte ısrar ederlerken, neler olurdu?

‘Bazen bu konuda konuşmayı bıraktıktan sonra, hiç ummadıkları bir anda birdenbire gördükleri şeyleri tarif etmeye başlarlardı.’

Evet. Duvarda bazı renklerden, ışık flaşlarına kadar çeşitli  şeyler gördükleri oldu. Aslında reddetme kompartımanına sıkışma fenomeni, varlıklar için önemli bir sorun kaynağıdır. ‘Çok şükür ki’ aklınızı yitirmediğinizi çevrenizdekilere kabul ettirebileceğinizi düşünüyorsanız, tamam, onlara gördüklerinizden bahsedin.

Daha önce sözünü ettiğimiz gibi çalışmalarıyla bağıntılı olarak bu tür fenomenleri reddeden bir bilim adamı, farklı bir bağlamda Tanrı’dan ve kiliseden rahatça söz edebilir. Bu sana bir şey ifade ediyor mu?

‘Oh, evet. Kompartımanlar hakkında söylediklerinizi şimdi daha iyi anlıyorum.’

Bu oldukça karmaşık bir konu. Bu nedenle iyi anladığınızdan emin olabilmek için sık sık bu konuya değiniyorum. Bu noktada fiziksel görüş olgusu hakkında da bir iki şey söylemek istiyorum. Uzak görüşünüz ölçümlendiğinde bazı günlerde 2010, bazı günlerde ise 2020* çıkabilir. Kişinin görüş kapasitesi sabit değildir ve günden güne, saatten saate veya dakikadan dakikaya değişir. Peki, ya zihniniz? Bir ‘şimdi’ anından bir sonrakine zihniniz sabit kalır mı?

( *2020: Göz testlerinde mükemmel görüşe karşı gelen bir değer. (G.D.))

‘Hayır, değişir.’

Evet. Örnek olarak, belli bir günde girdiğiniz üniversite giriş sınavında çok yüksek bir puan tutturduğunuzu düşünelim. Aynı sınavı farklı bir günde tekrarlama imkanınız olsaydı, puanınız farklı ve belki de daha düşük olurdu.

İşte bu noktada, herhangi bir andaki fiziksel ve mantal durumunuzun bir fonksiyonu olarak bioritim kavramı devreyi giriyor. Çoğu kişi bu konuda bir şeyler biliyor, ama kimse tam olarak açıklayamıyor. Bioritimler, planetlerin, ayın, güneşin ve yıldızların devirlerine bağlı olarak sizin devirlerinizin değişimini yansıtırlar. Ancak bu noktada geometrik varlığınızın bu önemli veçhesi üzerinde fazla detaylı bir açıklamaya girişmek istemiyorum. Sadece şunu söyleyebilirim ki, bioritimler, sizin zaman/mekan kesişiminiz üzerinde önemli ölçüde etkendirler. Bu konuyu ilerdeki kitaplarımdan birinde detaylı olarak açıklamak istiyorum. Ayrıca bioritimlerin ait olduğunuz realite boyutu üzerindeki tesirlerini ‘yüksek kanun’lardan yararlanarak nasıl kontrol edebileceğinizi de anlatmaya çalışacağım.

Sen ve John, dün gece zaman ve zamansızlık boyutlarına temas eden ilginç rüyalar gördünüz. Rüyanı hatırlıyor musun?

‘Evet.’

Rüyanda karanlık bir çukur içindeydin ve daha geniş, aydınlık bir alana çıkmaya çalışıyordun. Klastrofobik* hissediyor ve kurtulmak için muazzam bir çaba harcıyordun.

(*Klastrofobi: Kapalı yerde kalma korkusu. (G.D.))

John’un rüyasında ise ikiniz beyaz sabahlıklar içinde bir apartman dairesindeydiniz. Apartmanı çevreleyen alanda ise sadece giyim eşyaları satan mağazalarla dolu modern bir alışveriş merkezi vardı. John dışarı çıkıp dolaşmaya başladığında, bir anda kendini, yürüyen merdivenlerden çıkıp çeşitli kıyafetler satın almak üzere telaşla mağazalara yönelen, robot gibi varlıklara çevrelenmiş buldu.

Bu varlıkların arasında gezinirken, biri onunla konuştu. Ama bu kişi adeta bir trans halindeydi ve John’a tam olarak bakmadı bile. Üstelik hiç biri robot gibi olduğunun farkında değildi. John her yeni kapıyı açtığında, yeni bir grup varlık içeriye üşüşüyordu. Sonunda satın alacak bir şey kalmayınca bunlardan bazıları boş raflar arasında uyuyacak bir yer aramaya başladılar.

Bu sırada John, çekmeceleri olan bir dolabın üstünde durmakta olan minik bir köpeği gördü. Köpeğin ilgi bekler gibi bir hali vardı. John onu kucağına alır almaz, köpek yere atladı ve koridor boyunca koşmaya başladı. İşte tam bu anda John, bu minik köpeğin rüyasındaki tek ‘gerçek’ şey olduğunu farketti.

Şimdi, az önce kısa bir ara verdiğimizde, oldukça ilginç bir şeyden bahsettin. Neydi bu?

‘Sanırım rüyadaki köpek, Köpek Yıldızı Sirius’u temsil ediyordu. Çekmeceleri olan bir dolabın üzerinde oturmaktaydı. Bana göre burada dolap kalbi, çekmeceler ise bedenimizdeki boşlukları sembolize ediyor. Biliyoruz ki enerji, bedenimizdeki boşluklara kalp aracılığıyla dağılır.’

Evet, zekice bir benzetme. İyi ki seninle yarışma konumunda değilim. Yoksa kompartımanlarımda mevcut olan pek çok şeyi reddetmem gerekecekti!

‘Rüyadaki varlıkların çılgınca kıyafet satın almak istemeleri, gerçekte ne olduklarını saklama çabasının bir ifadesi olabilir mi? Bir anlamda ‘reddedişin giydirilmesi’ eylemi mi?

Şimdi, kimse kıyafet satın almanın yanlış olduğu şeklinde bir fikre kapılmasın. Aslında buradaki mesaj çok daha farklı.

Şöyle bir söz vardır: ‘Bir adamın rüyası, bir diğerinin realitesidir.’ Ayrıca insanlığın uykuda yürüdüğü, ama bir gün uyanacağı da sık sık ifade edilir. İşte John’un rüyasının yansıttığı kavram bu iki düşüncede özetleniyor. Ben de zamansızlığın anlaşılmasına yardımcı olacağını düşündüğüm için bu rüyadan bahsetmek istedim.

Aslında insanlık tam olarak bir uyku hali içinde değil de, kompartımanlara sıkıştırılmış varoluş hallerine marazi derecede saplanmış olarak yaşamakta. Varlıkların, alıştıkları düşüncelerin ötesinde oluşmakta olanların farkındalığından uzak olmaları ise, bu kompartımanların kapılarını sıkı sıkıya kapalı tutmakta. Çoğu kişi günlük aktivitelerine kendilerini o denli kaptırmışlardır ki, sıradan aktivitelerinin dışında karşılaştıkları her şey onlara göre bir ‘kaza’dır, yaşamlarına bir müdahale anlamına gelir ve rahatsızlık nedenidir. Realite odaklarının dışında kalan herhangi bir konuya ilişkin salt bir önerme bile, onlara göre bilimsel gerçeklere karşı bir saygısızlık ve inançlarına yöneltilen bir saldırıdır. Sık sık karşılaştığınız, ‘Bana kanıtlamadığınız taktirde, ilgilenmiyorum’ türünden ifadeler, aslında insanların, kompartımanlarına uymayan fikirlere karşı geliştirdikleri direnci yansıtmaktadır.

Buradaki sözlerim sizlere oldukça sert, hatta acımasız gibi görünebilir. Ancak benim istediğim sadece belli noktalarda okuyucunun dikkatini çekebilmek.

John’un rüyasındaki varlıklar, robotsal bir trans hali içinde dolaşıyor ve bir doyum arayışı olarak kıyafetler satın alıyorlardı. Sanki rüyalar aleminden bir dizi film sahnesi.. Eğer bu sahneye farklı bir açıdan bakılırsa, normal bilinçlilik sınırları dışına taşan önemli bir mesaj yansıttığı görülür.

Bu varlıkların hemen ötesinde, zamansız, daha geniş ve yüksek başka bir realite boyutu vardır ki, buradan gözlendiğinde görülen, gerçekte var olmayan bir gereksinimini gidermek için sürdürülen bir alışveriş eylemidir. Aslında pek çok insan, hiç de ihtiyaç duymadıkları objeleri satın alarak doyum sağlamaya çalışırlar. Bazıları ise yaşamlarına anlam katabilecek uğraşları saptamada yetersiz kaldıkları için sıkıcı aktivitelerle kendilerini oyalarlar.

Oysa az ötenizde, bazen rüyalarla ulaşılan, ama çoğunuzun farkında bile olmadığı, farklı bir bilinçlilik alanında genişlemiş bir varoluş hali mevcuttur. İşte ben burada, yavaş yavaş da olsa, günlük koşuşturmalarınızdan ibaret olan yaşam anlayışınızın ‘havası kaçtığında’ geride kalan, realitenizin bu yüksek veçhesini size keşfettirmeye çalışıyorum. Orada herhangi bir günde renkler daha parlaktır. Orada bir huzur hali mevcuttur. Orada ‘bir’lik kavramı idrak edilir. Orada milyonlarca mutlu varlığın projeksiyonu gerçekleşir. Ne kastettiğimi, nereye varmaya çalıştığımı anlıyor musun?

‘Evet. Bizi uyandırmak istiyorsunuz.’

Her sahnenin, her durumun bir kaç veçhesi vardır. Bunları negatif, nötr ve pozitif olarak tanımlayalım. Aynı sahneyi üç farklı evde sahnelediğinizde, hangi veçhenin ön plana çıkacağını belli bir evde mevcut duygu birikiminin derecesi belirler. Sahnelenen her oyunu zaman yaratır, sadece süreleri farklıdır. Bunu anlayabilir misin?

‘Evet, anlıyorum.’

‘Bir’liğin zamansızlığına ilişkin bir örnek verelim.

Dün alışverişe çıkmıştınız. Evden ayrılmadan önce, John üzerinde sayılar olan kartlardan bir kaç tane çekti. Bu kartlardaki sayılarının toplamı 47 idi. Peki alışveriş sırasında uğradığınız dükkanlarda neler oldu?

‘Manavda 47 dolar, fastfood restoranda 4.7 dolar harcadık. John’un başka bir dükkandaki alışverişi ise 2.47 dolar tuttu.’

Çoğu kişi bunun ilginç bir rastlantı olduğunu düşünür ve orada bırakır. Benim sözünü etmekte olduğum realite boyutundan değerlendirildiğinde ise, bu tür rastlantıların, belli bir farkındalık oluşturana dek kişinin çevresinde dönüp duracağı açıktır. Örneğin, bu satırların dikte edilişi sırasında bankayla ilgili bir konuyu düşünüyordun ki, bankadan aradılar ve telefonda olayı çözümlemen mümkün oldu. Aslında buna benzer pek çok olay yaşadın, yaşıyorsun. Çoğu kereler birini düşündüğünde, o kişi seni arayıp, seni telefon etme zahmetinden ve masrafından kurtarmıştır, öyle değil mi? Aslında ‘Rastlantı Kanunu’, ‘Birliğin Kanunu’nun yaşadığınız mekan üzerinde etkili olan yüksek kanunudur.

Peki şimdi, daha önce dile getirdiğim, ‘zamansızlık boyutundan sizin boyutunuza enerjinin akışı, bir varlığın ‘bir’lik yönünde tekamül ediş derecesiyle doğrudan orantılıdır’ cümlesiyle neyi kastettiğimi anlıyor musun?

‘Evet, sanırım kişi ne kadar çok rastlantıyla karşılaşıyorsa, ‘bir’liğe o denli yaklaşıyor demektir; çünkü orada herşey eşitini bulur.’

Doğru. Şimdi, bazen başında bir enerji akışı hissediyorsun. Peki bu enerji hareketinin nasıl gerçekleştiğini biliyor musun?

‘Hayır.’

Senin veya benim sözünü ettiğim bir konu, ‘Evrensel Öz’den enerji çektiği zaman böylesi bir enerji akışı hissediyorsun. Bu akış, enerji merkezlerini (çakralarını) aktive ederek seni genişlemiş bir varoluş haline yükseltiyor ve böylece üst realitelere yönelik bir prensibi veya kanunu kavraman kolaylaşıyor.

‘Bir’lik veya zamansızlık nosyonları üzerinde düşünmek ‘beyaz enerji’yi cezbeder. Beyaz enerji ise enerji seviyenizi yükselterek, anlamaya çalıştığınız konuya ilişkin size daha yüksek bir farkındalık kazandırır. Bu nosyonlar üzerinde ne kadar çok düşünür ve tartışırsanız, ‘Evrensel Öz’den çektiğiniz enerji o denli fazla olur. Ayrıca bu enerji, aralarındaki fiziksel mesafe ne olursa olsun, aynı konulara ilgi duyan kişileri birleştirir. Unutmayın ki, Tanrı enerji demektir.

(Tam bu sırada telefon çalar ve telefondaki konuşma, Seth’in enerji hakkında söyledikleri kanıtlar niteliktedir.)

Şimdi biraz da ‘Denkleyici Denge Kanunu’ üzerinde konuşalım. Burada bankacılığa ilişkin bir kavramdan söz etmiyorum. Peki neden bahsettiğim hakkında bir fikrin var mı?

‘Hayır.’

Bir kişinin terkedebildiği kızgınlık, hayal kırıklığı, suçluluk duygusu ve benzeri düşük frekanslı duyguların her biri, yüksek boyutlarda paralel bir açılıma yol açar. Hep söylediğimiz gibi, ‘Yukarıda ne varsa, aşağıda da aynısı vardır.’ Bu söylediklerim üzerinde düşünelim. Diyelim ki, sen ve bir arkadaşın belli bir duygusal konuda birbirinize ayna olma işlevini üstlenmeye karar verdiniz.

Bu noktadan sonra artık bu konuyu sürekli olarak zihinlerinizde taşımaya ve irdelemeye gerek kalmadığını hissedeceksiniz.

Başka bir örnek olarak, farzedelim ki sen birini kıskanıyorsun ve bu duygunun içinde birikerek uzun süreler sana acı vermesine izin vermek yerine, söz konusu kişiyle doğrudan konuşmaya karar veriyorsun. Şimdi, sen böyle bir durumla karşı karşıya geldin, öyle değil mi?

‘Evet.’

Bir gün tüm cesaretini topladın ve bütün içtenliğinle hissettiklerini açıklamak üzere bu kişiyi ziyarete gittin. Peki sonra ne oldu?

‘Bir türlü konu açılmadı. Diğer kişi havadan sudan konuşmaya, saçma sapan hikayeler anlatmaya başladı. Sıkılana dek sohbet ettik. Sonra ben ayrıldım.’

Peki sence konuşmanız sırasında zamanda bir kayma mı gerçekleşti?

‘Anlıyamadım.’

Olan şu: Sorununla yüzleşmeye hazır oluşun, birbirinizi olumlu yönde ‘plebiye’ etmenize yol açtı ve bu görünmez enerji transferi sonucunda sendeki kıskançlık duygusu yok oldu. Peki bundan sonra benzer bir durumla karşılaştığında ne olur sence? Yine kıskançlık duyar mısın?

‘Hayır. Sanırım o kişiyle konuştuğum sırada hissettiklerim canlanır ve ben artık kıskançlık duymam. ‘

Sözü tekrar ‘Denkleyici Denge Kanunu’na getirmek istiyorum. Söyler misin, o günden sonra kendinde nasıl bir değişiklik hissettin?

‘Kıskançlık duygusuna ilişkin olarak mı?’

Her konuda.

‘Sanki yaşamım daha mutlu bir boyuta kaydı. Bir kişiye yönelik olarak taşıdığım kıskançlık duygusuyla başa çıkınca, bu duyguyla her alanda başa çıkmayı öğrenmiş oldum. Artık kıskanma gibi bir sorunum yok.’

Öyleyse diyebiliriz ki, yaşamın eksen boyunca daha yüksek bir spirale transfer oldu. Bir realite boyutunda kenara bırakabildiğin her şey, mutluluk denilen duyumla daha yüksek bir boyuta açılımını sağlıyor.

‘Bu sözleri de nereden buluyorsunuz?’

Ben de hiç sormayacaksın sandım. Diyelim ki bu da benim başka bir boyuttaki ‘dengelerimi denklemeye’ yöntemim.

(Seth ayağa kalkar. Elinde kızıl kahve renginde bir kumaş parçası ve bir el feneriyle, odadaki üçgen biçimindeki makete yönelir.)

Şimdi, bunun öyle her evde bulunabilen sıradan bir obje olmadığının farkındayım. Fakat madem ki sizin evde mevcut ve işime yarayacak, ben de bu üçgeni kullanarak zamansızlık boyutlarıyla bağlantınızı gösteren küçük bir deney yapmak istiyorum.

Bir dik üçgenin hipotenüsü boyunca (veya ‘pi’ boyutunda), kızıl kahve renginin içerdiği frekansın kişiyi farklı bir realite boyutuna projekte edeceği söylenir. Ben de bunu test etmek istedim. Üçgen üzerinde belli bir noktada kumaşa doğru fenerin ışığını tuttuğumda ne oldu?

‘Alnımda enerji toplandığını hissettim.’

Alnına elektrodlar mı bağlamıştım?

‘Hayır.’

Normal olarak bir fenerin ışığı böyle bir enerji hareketine yol açar mı?

‘Hayır.’

Peki aynı fener ışığını kızıl kahve renk üzerinden üçgenin ‘göz’üne doğru tuttuğumda ne oldu?

‘Enerjiyi sol gözümde hissettim.’

Evet. Bu enerji hareketi üçgenin sol tarafına veya İsis gözüne tekabül eder. Peki sence bu basit deney neyi kanıtlıyor?

‘Bilmiyorum.’

Kutsal Geometri’nin dik üçgenin hipotenüsüyle kesiştiği noktaya ışıkla dokunduğumda, senin üçüncü gözün uyarıldı. Işığı, Büyük Piramit’te Kral Odası’nda bulunan üçgenin üzerindeki göze karşı gelen bir noktaya tuttuğumda, sen de enerjiyi sol gözünde hissettin.

Sence senin buradaki varlığın Yüksek Ben’inin bir geometrik projeksiyonu mu? Veya başka bir ifadeyle, acaba yüksek boyutların enerjisi senin yoğunluğuna geometrik bir yansımayla mı ulaşıyor? Ve sence bu söylediklerim inanılması zor şeyler mi?

‘Bence zor değil; çünkü az önce söylediklerinizi kanıtlayan bir deneyim yaşadım. Hep söylediğimiz gibi, görmek inanmak demektir.’

Projeksiyon yoluyla yaratmanın o kadar da imkansız bir şey olmadığını görebiliyor musun? Öyleyse diyebiliriz ki, ‘Denkleyici Denge Kanunu’, aslında denkleme yoluyla yapılan geometrik projeksiyonları düzenleyen bir kanundur.

‘Sanırım beni kaybettiniz.’

Peki şu anda bulunduğun mekan üçgen mi, yoksa kare biçiminde mi?

‘Hiç umurumda değil. Önemli olan şu anda kendimi son derece iyi hissetmem.’

Unutmayın ki zaman, onu nasıl projekte ettiğinize bağlıdır.