Mektup #23

16 Haziran 2001

 

“… Paralel evren yazınızdaki bazı hususları sormak istiyorum. Felsefede daha fazla geçer, paradokslar, bunlardan amaç nedir? Sonuç vermeyen düşünceler… Bu düşüncelerin bizlere, düşünenlere katkısı neler?

Boyutu şöyle düşünüyorum… Şu an görme, duyma, hissetme, tatma kapasitemle belli tireşimdeki frekansları algılıyorım. Bu çerçevede bir alem imajı kafamda belirmede, bunlara göre yaşıyorum. Algıladığım frekanslar gibi sınırsız titreşimler var. O halde diğer titreşimler de manalar yüklü. Algı kapasitesi nasıl artar? Nasıl ki sadece FM dalgaların alan bir radyonun olduğu ortamda orta, uzun ve FM dalgalarını alan bir radyonun iletecekleri farklı olacaktır, ya da televizyonda yayın alma kapasitesi kadar görüntü olacak, bizdeki bütün imajlar beyinde olduğuna göre işin çözümü de beyinde olsa gerek.

İbadet yoğunlaşması beyni nasıl etkilemede, beynin yayınını nasıl yönlendirmede? Hissedilmeyenler nasıl yaşanır hale gelmede ibadetlerin, derin tefekkürün ardından?

Zamanın kısalması bilimsel olarak nasıl ifade edilmede? “

~~~~

Selam Olsun…

En başta şunu söylemek isterim, burada yazacaklarımın bir kısmı farklı kaynaklardan derlediğim bilgiler. Okuduklarımın, duyduklarımın detayları fazla kalmaz zihnimde, ki ben de böyle olmasını istiyorum zaten. ‘Bilgi‘yi zihnimle değerlendirmek yerine, olabildiğince yansız bir alıcı olmaya çalıştım hep. Ben kapıları açık tutuyorum, bırakıyorum ‘bilgi‘ girsin içsel evrenime, yayılsın, dağılsın ve kendi sürecinde yerini bulsun…

Ve başlasın bakalım bugünkü gezintimiz, söz aleminde… :-)

Paradokslar da, bir bakıma, koanlar gibi düşünsel süreç içinde sonuç vermeyen önermeler. Kişi yanıt arama telaşında, ola ki, mantığın yetersizliğinin bilincine varır ve mantık bariyerini aşarsa, bilinçte bir sıçramaya hizmet edebilirler – tıpkı koanların ‘aydınlanma‘da tetikleyici görev görmeleri gibi. Ama zihin çerçevesinde kaldıklarında, entellektüel bir oyalanma aracı olmaktan öte bir değer taşımıyorlar bence.

Beyin birbiriyle bağlantılı da olsa farklı işlevleri olan iki kısımdan oluşuyor. İki yarının aktivitesi ayrı ayrı gözlemlendiğinde, her birinin diğerinden farklı 14 frekansta beyin dalgaları yaydığı ölçülmüş – adeta aynı anda çalışan iki farklı beyin! Beynimizin dual yapısı nedeniyle gerçeği algılayışımız da bütünsel değil, parçalı oluyor.

Sağ lop bilinçliliğin dişil öğesi – sentezci/bütünleyici, sezgisel, sanatsal ve duygusal etkileşimlerde etken.

Sol lop ise eril prensibin egemenliğinde – analitik/ayrıştırıcı, rasyonel, plancı ve detaylara odaklı.

Mistik bir ifadeyle, sağ lop yüreğin/vicdanın, sol lop ise zihnin/egonun aracı.

Eğer herhangi bir anda, sağ veya sol lop belirgin bir biçimde baskın ise, beyin dalgalarının beta seviyesinde (14 – 30 hertz) olduğu ölçümlenmiş. Gündelik/dışa dönük aktivite sürecinde beyin genellikle bu modda ve hızla bir düşünceden diğerine atlayan bir hareketlilik içinde. Beta frekanslarının üst sınırında düalite en yoğun biçimde hissediliyor. Kişi keskinleşen ayrılık illüzyonuna parallel olarak nörotik, uyumsuz davranışlar sergilemeye başlıyor.

Beyin, iki yarısı senkronize olmaya başladığında ise alfa moduna (7-14 hertz) geçiyor. Beyin dalgaları yavaşlamakla kalmıyor, aynı zamanda dalganın niteliği de değişiyor. Bu durum uyku öncesi hale benzeşse de, eğer kişi farkındalığını korursa sezgisel duyarlılığı artıyor.

Teta dalgaları (4-7 hertz) derin uyku eşiğinde saptanmış. Kontrollü olarak ise derin medital hallerde, beyinde teta dalgalarının ‘hücum‘u ile farklı gerçeklik alanlarına geçildiği belirlenmiş.

Delta modu (0-3 hertz) ise normal olarak derin, rüyasız bir uyku hali. Ama bu mod farkındalık içinde yaşanırsa, düalitenin tamamiyle aşıldığı, ‘bir‘liğin idrak edildiği bir ‘hal‘e giriyor kişi. Bu hal içinde beynin iki lobundan yayılan dalgaların aynı fazda, uyumlu, tek bir dalga haline dönüştüğü gözlemlenmiş; başka bir ifadeyle, beynin iki yarısını bilinçli bir birliktelik ve tam bir uyum içinde çalışmaya başlıyor. Ayrıca beynin bu aşamada haz duygusu yaratan endorfin denilen kimyasal maddeyi yoğun ölçüde salgıladığı bulunmuş. Muhteşem bir huzur ve ‘her şey ile bir olma‘ hali…

Ancak delta dalgalarının huzurlu alemine doğru yolculuk zorlu aşamalardan geçer. Kişi alfa ve teta modlarına doğru ilerledikçe bilinçaltının gizil alanına düşer yolu. Burada kişisel deneyimini kodlayan yapının projeksiyonu ile karşılaşır. Bu ‘yüzleşme‘ oldukça sarsıcı olabilir! Aslında uyku halinde de olan budur — ‘rem‘ aşamasında kişi alfa ve teta boyutunda bilinçaltı verilerini taramakta ve değerlendirmektedir. Ama uyandığında, hatırlasa bile, ‘rüya‘ deyip geçtiği için dünya deneyimine fazlaca katkısı olmaz bu aktivitenin.

Delta aşamasında kişi ‘insan‘ olmanın anlamına dair asal ‘şifre programların deposu‘ diyebileceğimiz ‘bütünsel bilinçaltı‘na açılır. Bu ‘hal‘de neden uzun sure kalınamadığının bilgisi de ancak bu ‘hal‘de anlaşılır!

Kadim zamanlardan beri sayısız yol ve yöntem sunulmuş insana. Hepsi kişinin öz’sel koduna uygunluğu derecesinde ruhsal açılıma hizmet etmiş. Belli tekniklerle bu süreci yapay olarak hızlandırmak mümkün şüphesiz — bilhassa nefese odaklı rutinlerin faydası yadsınamaz. Ama kişi tekamülünde gerekli olgunluğa ulaşmadan farklı gerçeklik alanlarına açılırsa, pek çok olumsuz tezahürün de beraberinde yaşanabileceği unutulmamalı.

Bir tohum hazır olduğunda hiç bir müdahaleye gerek olmadan kabuğunu kırar, özü tezahür eder. Muhteşem bir ‘zamanlama‘ ile ve en ‘doğru‘ biçimde! Önemli olan ‘hazırlanma‘ sürecinin bilincinde olmak ve şüphesiz bir inançla ‘olan‘a teslim olmak…

Ve zaman… Zaman, üzerinde konuşulması en zor soyut kavramlardan biri. İlk akla gelen niteliğiyle, yani sosyal yaşamı düzenlemek adına saptanan bir ölçek olarak değerlendirildiğinde fazlaca bir sorun yok. Zaman ölçümü, aslında, doğada herhangi bir şekilde kendini düzgün olarak tekrarlayan bir hareket saptayıp, bu hareketin salınımlarını saymaktan ibaret. Bu ister kum veya suyun bir aralıktan akışı olsun, ister ay veya güneşin hareketi, temelde aynı prensibi içeriyor. Doğadaki düzen, başarılı bir zamanlama için sayısız ‘araç‘ sunmakta — bir bakıma doğa, doğal saatlerle doludur diyebiliriz. Tarih boyunca hemen her toplumda sosyal aktivitelerin senkronize edilmesi adına ortak bir referans belirlendiği ve bir anlamda ‘zaman‘ın sabitlendiği biliniyor.

Zaman kavramı Einstein ile tam bir devrim geçiriyor. Bireysel boyutta algılanan ‘zamanın göreceliğiEinstein’ın dehası ile artık bilimsellikte de yerini buluyor. Evet, zaman, o döneme kadar varsayıldığı gibi ‘mutlak‘ bir değer değil, gözlenen noktaya bağlı olarak değişim gösteren, hatta hareket ve/ya çekim gücüne bağlı olarak eğilip bükülen bükülebilen, ‘elastik‘ bir kemiyet…

Zamanın algılanışı bağıl hızlara bağlı, yani hız arttıkça zaman kısalıyor. Literatür buna dair çeşitlemelerle dolu. Çok bilinen ‘ikizler etkisi‘ bunlardan sadece biri. İkizlerden biri dünyada kalırken, diğeri ışık hızına yakın bir hızla uzay yolcuğuna çıkar. Roket geri döndüğünde yeryüzünde kalan ikiz 10, seyahat eden ise 1 yıl yaşlanmıştır. Bunun nedeni uzayda seyahat eden kardeş için zamanın daha yavaş akmasıdır. O hızda kalp atışları da saatin tiktakları gibi yavaşlar, organizma daha geç yaşlanmaktadır. Işık hızında ise zaman durur!

Tüm bunlar bir yana, zaman ne demek? Bireysel olarak zamanı algılayışımız nasıl?

Salt sezgisel bir ifadeyle ‘zaman, değişimin algılanışıdır‘ diyeceğim. ‘Ben‘ dediğim bir alan var, sayısız titreşim formunun yarattığı bütünsel bir alan. Tek tek odaklandığımda, beyin, kalp dalgalarımdan hücrelere, atom ve hatta atom-altı boyutlara kadar farklı frekanslarda dalgalar birbirine geçişerek ‘an‘ içinde değişen bir alan yaratıyor. Bu alanın, değişmekte olan başka bir alanla, göreceli hız/titreşim farkı sayesinde değişimi algılıyorum. Bu da edinilmiş bir güdüyle ‘zaman‘ denen soyutlamaya yol açıyor.

Hız/titreşim farkı yüksek ise ‘zaman kısaldı‘ duygusuna kapılıyoruz. Bence tekamülde özlenen hal, bu farkın gitgide azalması. Değişime uyumlu bir titreşim alanı içinde olursak (ki bilinen uç değer ışık hızı!), zaman duracaktır bizim için. Başka bir deyişle, ‘zaman‘ aşılacak, ‘an‘ yaşanacaktır…

İlginçtir, ‘an en kısa zaman birimidir.‘ diye tanımlanır. Oysa ‘an‘ sonsuz olandır, ‘zaman’ ise zihnin olayları sıralayabilmek, sınıflayabilmek adına yarattığı sanal bir ölçek! Bir bakıma zaman, an‘ın parsellenme çabasıdır. Gerçek varoluş hali, an‘ın sonsuzluğuna dalıştır, ‘dün‘ün kalıntılarından, ‘yarın‘ın beklentilerinden uzakta…

Zormuş zamana gömülmek! Bu kadar yeter diyeyim…

Ve sevgiyle…

sonraki mektup