Mektup #25

21 Haziran 2001

“Aynı boyut içinde ve aynı zaman/mekan şartları içinde görme, duyma kapasitesi fazla ve gelişmiş olan, diğerine GÖRE farklı bilgilere sahip olacak ve onun hayata bakışı, olayları değerlendirmesi de farklı olacaktır. Verdiğiniz örnekteki gibi bilim bazı olayları önceden çeşitli yollarla tahmin etmede, ya da olayların gelişme mantığından hareketle KANUNLAR tesbit etmede, böylelikle içinde yaşadığımız sistemi kısmi de olsa çözerek, olmadan olacakları görebilmekte. Daha geniş alanı görenin diğerlerine tesbitlerini ulaştırması, bilimsel yollardan hareketle doğal olayların kanunlarını tesbit ederek uyarmaları, ya da telepati ile aynı zaman mekan içindekilerin iletişime geçmeleri gibi yollarla kendi zamanımız içinde bir nevi yolculuk yapılmada.

AN içinde bunlar olurken, bazıları tarafından izah edilemeyen yollarla geçmişten haber verme olayı var… Araştırmacılar geçmişte yaşamış insanların yaydıkları beyin dalgalarını sesli görüntülü olarak deşifre çalışmaları bilimsel anlamda yapılmakta… AN içindeki tesbitlerin bir anlam ifade etmesi için duyanların İNANMALARI gerekir… Bilime inanmak, haberi verene inanmak… İnanılmayan bilgi, bilim, o kişiler için bir şey ifade etmeyeceği için sonuç vermeyecektir.

İçinde bulunduğumuz titreşim alanından hareketle farklı alanlara gidilebilir mi…? İletişime geçilebilir mi…? Bize göre alt ya da üst boyutta neler var…? Bizle ilgisi ne…?”

 

Selam…

Alt/üst… her boyutta aslında sadece biz varız.

Kişi neye inanıyorsa onu projekte ediyor. Her boyutta yaşadığı sadece kendi düşünce/ duygu kalıplarının yarattığı bir realite… Atheist olan, bu inancını sorgulamadığı sürece, bunu besleyen deneyimleri kendine çekiyor – gitgide daha ve daha çok inanıyor, inançsızlığına. İnanan ise, inancını güçlendiren olayların içinde buluyor kendini. Kişi inancının tezahürünü mutlaka yaşıyor ve her yaşanan bir “ispat” niteliğinde mevcut inanç kalıbını destekliyor… İşte bu yüzdendir ki, herkes kendi inandığının TEK doğru olduğuna emin… Ve haklı, çünkü onun bulunduğu noktada gerçekten de TEK doğru onun inandığı…

Kişi enerjisini neye yöneltirse, o besleniyor, büyüyor ve tezahür ediyor… Bu konulara belli bir bilinçle yöneldiğim ilk günlerde, ben de yoğun bir şekilde normal-ötesi denen türden deneyimler yaşamayı istedim. Bir kitapta telekineziyi okuduktan sonra günlerce objelere odaklanıp bakışlarımla hareket ettirmeye çalıştım! Astral seyahat konusunu okuyunca, denemediğim yöntem kalmadı!! :-) Çeşit çeşit meditasyon teknikleriyle tanıştım… Evet, farklı algılarım oldu… İnancımın öznel ispatlarını yaşadım… Ama amaç bu mu olmalı…?

Bu tür deneyimlerin çekimini yadsımıyorum… Bir çeşit ruhsal erk özlemi… Ama tüm bunlar, bir konferansa katılması gereken birinin, konferans salonuna giden koridorun iki yanına dizilmiş alışveriş veya kültür merkezlerine girip çıkmasına benziyor. Kişi uğradığı her yerde gelişimi adına ilginç, faydalı bir şeyler bulabilir, faklı edinimlerle “yük”ünü arttırır. Ama “mutlaka” gitmesi gereken yer koridorun sonundaki salon ise, zaman kaybetmeden oraya yönelmesi daha doğru bir seçim bence. Ben “hakikat” yolcusunun “marifet”le, hatta “keramet” le fazla oyalanmaması gerektiğini düşünüyorum. Gönülden inanıyorum ki, “hakikat”e eren kişi her marifete/ keramete muktedirdir, ama onlarla ilgilenmez artık. Onların yolcuyu şevke getirmek adına açığa çıkan yetiler, bir anlamda “ruhsal oyuncaklar” olduğunun bilincindedir çünkü…

“Mucize”ye duyulan özlem, ruhsallığın temel tuzaklarından biri bence. Otuz yıla yakın süredir ruhsallık alanında çalışmalar yapan bir dost Bilkent’te konferans veriyordu. “Bilgi”yi en doğal, ama aynı zamanda en çarpıcı haliyle anlatıyordu gençlere… Ama bu yeter mi!?? Onlar mucize görmek istiyorlardı!! O dost ki, babam beyin kanaması geçirip solunum aletine bağlandığında, biz günler ve gecelerce başucunda beklerken, babamla ruhsal boyutta temasa geçmiş ve onun ne zaman göçeceğini günü gününe söylemişti bize… Bazı ruhsal yetileri olduğunu pek çok kişi biliyordu, ama bunları gösteri malzemesi olarak değerlendirmek ona göre değildi…

Ama “tamam” dedi dost ve bir öğrencinin kürsüye gelmesini istedi. Herkes heyecanla ne yapacağını beklerken, o öğrenciyi yanaklarından öptü… “İşte en büyük mucize bu,” dedi, “SEVGİ…” Bunu değerlendirecek bilinç seviyesinde kaç kişi vardı orada bilmiyorum, ama söylediği benim için gerçeğin ta kendisiydi…

Herşey inancın gücüne bağlı – evet, YETERİNCE İNANDIĞIN HERŞEY TEZAHÜR EDER, SENİN İÇİN GERÇEK, YANİ, SENİN GERÇEĞİN OLUR…

 

“Sevginin gücüne en katı kalpli bile inanır ama yapamaz… Niye…? İnananlar dahi bunu sürekli yapamaz… Bazı kişisel eksiklikler desek de, içinde bulunduğumuz şartların, izah edemediğimiz iç duyuşların bunda etkisi büyük… “

SEVGİ tek ve gerçek mucize… Bunu hissediyoruz, biliyoruz aslında, ama bunu yaşam biçimi haline getirmede çok isteksiziz… Ama bu mümkün ve kolay… Olumsuz duygular içinde devinmekten bin kere daha kolay!… Ayrılıktan doğan acıları sonlayacak sevgi halini kişisel yaşamımızda kuşanmamız için gerekli olan sadece ama sadece “şüphesiz bir inanç” ve “saf ve sarsılmaz bir niyet”… yani, “yeterince” istemek ve inanmak…

 

“Güzel duygular nasıl sürekli hale gelir…? Tüm zamanlarda, mekanlarda geçerli olan, olacak EVRENSEL değerler nelerdir…? Sistemle nasıl bütünleşebiliriz…? Sisteme ters düşmek ne…?”

Tüm zamanlarda, mekanlarda geçerli olan/olacak olan asal EVRENSEL değer bence YARADILIŞ MUCİZESİNE DUYULAN AŞK… Tavırlar, farklı realitelerin göreceliği içinde doğru-yanlış kılıcıyla onurlandırılsa veya biçilse de, bu aşkla yaşayan BÜTÜNle uyumludur… Benim düşünceme göre, sisteme ters düşmek, ikiliği besleyen tavırlanmanın bir ürünü, amacımız ne olursa olsun… Şu doğru, şu yanlış sınıflaması düalitenin yöntemi ve ne yazık ki, tüm çatışmaların, acıların kökeninde bu yatıyor. Bu değerlendirmeyi yapmak en büyük şirktir bence… “Ben kim oluyorum ki, başka bir realiteyi yargılayabiliyorum…?!” Güzelliği doğuracak olan, ince ince doğru-yanlış kavramını dokuyarak düaliteye hizmet etmek yerine, bu “yargısızlık” halini edinmek ve sürekli kılmak olmalı…

Yaradan’ın yarattığı çeşitliliği ben nasıl olur da iyi veya kötü diye sınıflayabilirim…??? Tek yapabileceğim kendi realitemde inandığım güzelliği korumak ve yansıtmak olabilir. Sistemle bütünleşmek ise HER NE OLURSA OLSUN, OLAN’IN GÜZELLİĞİNE İNANMAK VE OLAN’LA PARALEL OLARAK KENDİ GÜZELLİK ANLAYIŞINI GELİŞTİRMEYE ÇALIŞMAK olmalı… Örneğin, INTERNET olayı… Hatası, sevabı üzerinde günlerce, yıllarca konuşabilirim… Ama bu neyi değiştirir?! İnternet VAR ve BÜYÜYOR, tıpkı canlı bir organizma gibi. Ben sadece bunu kabul edip, olaya uyumlanabilirim. Ama İNTERNET’in sınırsız ve çeşitli farklılıktaki tesir alanına bilinçsizce dahil olmak yerine, kendi tesir alanımın farkında olarak, “değişmeden” demiyeceğim, ama kendi güzellik anlayışımı koruyarak…

Ve benim için “güzellik” en sıradanda “olağanüstü”yü görmek, toprakta büyüyen, suda devinen, rüzgarda esen, havada nefeslenen mucizeyi hissetmek… Gündüzde görülmeyeni, gecede örtülmeyeni… bildiğimi bilmediğimi… herşeyi sevmek…

Ve sevgiyle…