Mektup #28

30 Haziran 2001

Selam…

Yine biraz senden, biraz benden satırlarda düşünceler…

“…Dostumuzu düşündüğümüz zaman yanımızda, düşüncede zaman, mekan kaydı yok… AN içinde olmada… Sevdiklerimizi de hep düşünürüz, yaydığımız titreşimimizle etkileriz, etkileniriz… Bedensel olarak birlikte olduklarımızla, dostluk anlamında iletişim olmamışsa mekanik şekilde ilişkiler sürmede, mekanın getirdiği uzaklıkla birlikte tümden kayıp olmada… Gerçek dostluk, arkadaşlık bilinçte olandır ki, onunla olmak, konuşmak, fikir alış verişinde bulunmak tarifsiz zevktir… Her an yeni bakış ufku kazandırılar birbirlerine… Böylesi bir anlayışı dar zaman mekan formları nasıl hapis eder…? Belki milyarlarca yıl sürecek… Farklı her boyutta dostların SEVGİ dolu titreşiminden başka ne kalacak…? İnancım odur ki böylesi yakınlık hissedenleri zaman mekan ayıramaz ve her istediklerinde birlikte olurlar.

Şu AN içimden gelen ve yazı ile ifade ettiklerimi okulda, mahallede pek yaşamasam da internet ortamında karşılaştığım çok az sayıdaki bilinç ile hissetmekteyim… Hatta diyebilirim ki hissettiğim duyguların yoğunluğunu hiç yaşamadım… Hayal mi yaşıyorum…? Öyle mi sanıyorum…? Kendimi mi şartlandırıyorum…? Sanmıyorum… Duygular dosttan karşılıksız aynı safiyetle gelmede… Öyle olmasa bunları yaşayamazdım… Sadece benden olanlar olsa idi nette görüştüğüm her kişiye aynı şeyleri hissederdim, bazılarında olmada bu hissediş. “

Netle ilk tanıştığımda heyecanlanmıştım… Boyutlu sohbetler yapabileceğimi umuyordum, hem de kişiselleşmeden… Bir süre her selam verene yanıt verdim doğalca — bana dair bilgileri okuyup “uyduğu” için sohbet talebinde bulunduklarını sandım… Ya hava-su gevezeliğinin ötesine geçmedi konuşma, ya birden aşırı “samimi” bir hale dönüştü karşımdakinin tavrı. Bir iki dostla muhteşem bir uyumla yazıştık bir süre, “bak bu da mümkünmüş” diyordum sevinçle… Ama eninde sonunda hepsi bir noktada sersemletti beni! Sıradan arayışların karşılık beklediği bir noktada tıkandı iletişimler…

Bir bakıma insanı tanımama büyük katkısı oldu, bu yüzden minnettarım internete… Ekrana çarptım ve yıllarca taşıdığım pembe gözlüklerim kırıldı! Farkettim ki, insan olma yolundaki beşer, zaaflarından son derece hoşnut, hatta onları besleyecek her ortama çılgınca sarılıyor… Hayır, sevmedim bu ortamı!… Zaafların at koşturduğu ve dahası en YALAN sözlerle beslendiği bir ortam… Üzgünüm, senin aksine bu ortamda dostluk savına da inanmıyorum… Sana ilk mektubumda da bunu kastetmiştim… Evet, sözlerin büyüsünde doyumsuz hallere girebiliyor kişi… Sözlerde ideali kurmak, olanı idealize etmek öyle kolay ki… Bu da ideal olana duyulan yoğun özlemin sonucu… Ama sonuçta salt sözlerin yarattığı bir alem bu ve ilk gün dediğim gibi “sözler insanı taşımıyor, taşıyamaz.” Sözlerle kurulan, yine sözlerle yıkılmaya mahkum – ki er veya geç olan da hep bu…

Sonra… sonra sustum ben de… Ben ki kelimelerin oya gibi işlediği ifadelere aşık, ben ki “kelam”a aşık… En kısa, en yalın olan sözü yeğledim… Ne kadar abartılı, ne kadar süslü ise “söz”, o kadar örtüyordu gerçeği bence… Bu yüzden severim Zen felsefesini – en doğrudan, en dolaysız anlatımı seçer, en yoğun bilgiyi naklederken hem de…

Bilhassa “asla”, “daima”, “sonsuza dek” gibi sınırlılığı aşan çağrışımları olan sözlere gücendim kendimce… Dost bana “şu an için böyleyim” diyorsa kabülümdü, değişime karşı duran değişmezlik vaadleri yerine…

Dostluk adına yaşanan etkileşimlerde kişi karşısındakinden ve daha da önemlisi kendinden öyle zorlayıcı beklentiler içinde ki, iki yönlü düş kırıklıkları kaçınılmaz… Yakınlaştıkça daha da artıyor beklentiler ve saran sarmalayandan başlayıp, sıkan, boğana dönüşen bir zorunluluk yaşanıyor beraberce… Yılların öğrettiği şu oldu bana: “Bana benden öte yol yok, bana benden öte yar yok, dost yok…” Bu bencilce bir kapanış değil, içimdeki BENle, ÖZümle BİR olma hali.

Tek ve gerçek huzur ancak ve ancak kişinin ÖZü dışında herşeyden bağımsız olması bence… Beşeri yanım, dışımda bir DOSTa, dostluğa inanmak istese de, inanç ötesi bir bilme eşiği var ki, bana “HAYIR, DOSTLUK KAVRAMI BEKLENTİLERLE ÖRÜLÜ BEŞER ALEMİNDE… HAYIR, SENİN DİLEDİĞİN ANLAMDA DOSTLUK YOK” dedirtiyor…

Yine de sonuna kadar sevmeye devam… Ama sesli ama sessizce… Beklentisizce ve kendimce…

ve Tao Te Ching’den dizelerin sendeki, bendeki yansımaları…

Bir ülke anlayışla yönetildiğinde,
İnsanları yalındır.
Ülke şiddetle yönetildiğinde ise
İnsanları kurnazdır.

“Yönetime toplumun meyvesi de denir, özü, özeti, yansıması… Nasıl bir altyapı varsa sonucu da o kadar… Mesela yaşadığımız toplumda genelimiz doğruluğa, güzelliğe, sevgiye, hoşgörüye sözde değil HAL ile sahip çıkmadıkça hiçbir tedbir sonuç vermeyecek… İşin bir başka ilginç yanı, bozulan altyapı olumsuzu yansıtmada, olumsuz üst yapı aynı ile geri göndermede… Yönetilenlerdeki umutsuzluk, sıkıntılar artmada, nefret, isyan gibi yollarla birbirini kandırma, benliği ön palana çıkarma şeklinde negatifler güçlenerek çıkmada… Böylesine birbirini destekleyen, yoğunlaştıran dönüşüm söz konusu… “

Gücün tesir alanının bireyleri nasıl etkilediğini gösteren çarpıcı bir ifade… Anlaşılan 2500 yılda fazla bir şey değişmemiş insan doğasında! Birey, gücün şiddetine karşı korunma mekanizmasını oluşturuyor ve kurnazlıkta ustalaşıyor ne yazık ki… Sonuçta tuzaklarla dolu bir toplumsal yapı şekilleniyor, en kurnazı için bile…

Mutluluğun kökü derdin içine gömülüdür.
Dert, mutluluğun arkasında pusuda bekler.
Geleceğin ne taşıdığını kim bilebilir ki?

“Ağır bir bölüm… Anlayışımca şöyle ifade edebilirim: Çeşitli şartlanmaların, duyguların altında kalıp, bu yapısına ters gelen olaylarla sıkıntıya düşenin, dert çekenin mutluluğu o derdin aşılmasında yatıyor. Benim dediği şeylerin kaybı derttir, ama bunları er geç bir gün zaten kaybedecek… Kayıp, plan gereği deyip teslim olmayı öğrendiği gün önemli bir derdi çözmüş, o konuda mutluluğu yakalamıştır… Ama eksik olduğu başka yönü ile ilgili olaylar dizisi içinde başka derde düşecektir, bu da kaçınılmaz… SAFlaşana, ÖZe erene kadar devam edecek olaylar dizisi ile karşı karşıyayız… Dolayısıyla da dert-derman dönüşümlü olarak birbirlerini takip edecek… “

Sürekli değişip dönüşmede haller… Evrenin değişmez yasası bu… Bilgelik odur ki, her halde aynı huzur, mutluluk hissedilsin. Ama bu yolda kişi salınımları yoğunlukla hisseder. Ne dert kalıcıdır, ne de dertsizlik… Bataklıkta çiçeklerin açması gibi, derdin toprağı da nice güzelliklere yaşam verir. Dert, uyarır, uyandırır ve besler mutluluğu. Dert içindeki sevinç de bu olmalı – doğacak mutluluğa inanmak… Ama kişi bilmeli ki, mutluluk da derdin gölgesi düştüğünde puslanır, kararır.

Her an kendi enerjisiyle yaşanır, ola ki kişi o enerjiye uyumlanabilsin ve abartmasın hissettiklerini…

Dürüstlük yoktur,
Dürüstlük sahtekarlaşır.

“Her toplumda insanların büyük bir bölümü dert, derman, mutluluk zincirini farklı şekilde anlamada… Bireysel zevklerinin engellenmesi, duygularının tatmin edilmeyişi derttir… Nedenini, niçinini düşünmediği için anlık tepkiler vererek yaşam sürdüğünden hayatı yeterince değerlendiremez, acı çeker… Bir süre sonra o acıların getirdiği mutlulukları yaşar, ama düşünce hayatında fazla yer etmediğinden farkında değildir derdin getirdiği mutluluğun. Onun içindir ki dürüstlük gösterileri, istediklerini elde edinceye kadardır… “

Dürüstlük salt beğenilme, sevilme, onay bulma, kabul ve takdir görme güdüsüyle benimsenen bir tavırlanma ise, yapaydır, yalandır, sahtekardır. Kişinin iç aleminde harmanlamadığı bir değer gerçekliğini yitirir. Tıpkı altın tozuna batırılmış teneke gibi, parlayışı geçicidir ve en umulmadık anda dökülür kaplama, asıl olan göz önüne serilir…

İyilik büyü şekline döner,
Ve insanın büyülenişi
Çok uzun zaman sürer.

“İyilik görüntüdedir, özünde başka niyetler taşır… Karşılıksız verme, paylaşma nedir, bunlara yabancıdır. Ters yönde gidenin bilinç kirlenmesi, gerçeklere karşı körlüğü her geçen gün artar, ama o farkında değildir. Bireysel arzuları yerine geldikçe de iyi yolda olduğunu zanneder, daha da batar öze giden yolun daha başında. “

Şüphesiz “iyi”ye bağımlı olmak çok kolay… Kişi öyle çabuk benimser, öyle alışır ki kendine “iyi” gelene, tutsaklığa dönüşür bu hali. Bu halin bir gün bitebileceğini düşünmek bile mutsuzluk nedenidir. Aşkla, servetle, güçle yaşanan budur işte… Kişi büyülenmiş gibidir ve yaşadığının sürekli olması için herşeyi yapmaya hazırdır. Adeta “iyi”yi korumak adına “kötü” devreye girer…

Yaradan “iyi”nin büyüsünden korusun! :-)

Bu nedenle bilge, keskindir ama kesmez,
İncelmiştir ama delmez;
Direkt ama kontrolsüz değil,
Parlak ama körletircesine değil..

“Bilgeler toplumların bu riyakar hallerini görür ama onlar da bir farklı yoldan hareketle karanlıklardan aydınlığa çıkarmaya çalışırlar. Bilge gerçekleri, yalnızca gerçekleri söyler ama her gerçeği her yerde söylemez… Şartlar olgunlaşmadan Don Kişot gibi ortaya çıkmaz… Sözü ile ifade edemezse HAL dili ile her zaman anlatır, anlayanlara.

GÜNEŞin parlaklığına kaç göz dayanabilir…? Direkt bakan göremez, ancak varlığını çeşitli yerlerdeki yansımalarına bakarak anlar, bilir… Bazıları ışığına bile dayanamaz, hiç ortaya çıkmaz… Kendi gibi gönlü karanlık olanlar…

Bilge o muhteşem ışığı bütün parlaklığı ile vermez… Verirse bilir ki, ya alaya alınır, ya da inkar edilir… Onlar mahrum olur. Işığa aşıklar, sevdalılar gözlerini ovuşturarak bilgeyi takip ederler, anladıkları kadar, hazmettikleri kadar ışığa erişirler… Yavaş yavaş aydınlığa, gerçeklere bakmaya başlarlar. Ne kadar…? Her bilinç hazmettiği kadar, gücü kadar ışığa bakar…”

Bilgelik bir içsel denge halidir. Dışa yansıması ise ılımdır, uyumdur. Abartılar yoktur bilgenin tavırlarında. Yaşam içinde olaylarla keskinleşmiştir, incelmiştir, ama yansımasında bu farkedilmez hiç. Yolunu, yönünü bilir ve kendinden emin katılır yaşama. Işığını paylaşırken varolan herşeyle, filtrelemeyi de bilir gerektiğinde. Yormaz, sarsmaz aydınlatırken…

Aydınlığa selam olsun…

Ve sevgiyle…