Mektup #29

1 Temmuz 2001

Selam…

“Bilgi, teknoloji iki tarafı kesen kılıç gibi ne yönde kullanılırsa o şekilde sonuç verir. İnternetle ilgili tesbitlerinize katılıyorum… Ekranın ardına saklanan, takma isimle dilediklerini hiçbir sınır tanımadan ifade edenler çoğunlukta… Fark edilmediği, kim olduğu bilinmediği için aklına ne gelirse ifade eden varlıklar… Bu tür olumsuzlukların olmasında gizli oluş, bilinmeme, yaptıklarının, söylediklerinin hesabını vermeme anlayışı epey etkili olmada zannımca. Yapılan veya düşünülen en küçük pozitif veya negatifin yine kendine döndüğü muhteşem sistemin ne kadar farkındayız…?”

Evet, internet insanın insanla ve insanda kendini tanıması adına yepyeni bir ayna… Bakalım bu yer yer kirli, deforme, sırrı dükülmüş aynadaki yansımalardan nasıl bir sentez oluşacak…?

ve Tao Te Ching’den satırlara devam…

Barışı korumak zor değildir.
Dert en kolay başlamadan engellenir.
Esnemeyen kolayca parçalanır,
Küçük olan hemen ufalanır, dağılır.
Olaylara önceden çare gerekir,
Düzeni, karmaşa gelmeden önce getir.

“TEKin gözü ile gören her şeyi sever… Düşman ikilikten doğar…

Dert dediğimiz sıkıntılar tıpkı kartopu gibi katlanarak artar… Geri döner… Gönlüne negatifi sokmayan, hemen iç dünyasından kovan için dertler başlamadan biter…

HER ŞEY HER AN DEĞİŞİM içinde… Bunun farkında olmayan, dünde kalan, dünün değerleri ile kalanlar da er geç değişime uğrar… Direnen parçalanır…

Yapmaya başlayacağın işi planlayarak yap… Nihai hedefi görerek yola çık… Neyi, nerede, niçin yapacağını bilene, beş altı hamle sonra neler olacağını görene, kargaşada düzen vardır… Neyi niçin nasıl yapacağını bilmeyen, ‘hele başlayalım da sonra bakarız…’ diyen kargaşaya boğulur… Sonra çözümler kargaşayı düzeltemeye yönelik olur, enerjisi hedefe değil, başka kargaşaları hazırlamaya yönelir.”

İçselleştirdiğim şifre kelimelerden biri de “hazır olmak”… “En iyiyi um, ama en kötüye hazır ol!” derim kendime… Karamsar, kötümser bir bakış açısı değil bu, ama herşeyin olası olduğunu bilmek ve farklı bir olguyla karşılaşıldığında sarsılıp dağılmamak gerek… Bunun için de içsel dengeye, içsel düzene özen göstermek çok önemli… Bir bakıma karmaşa gelip çattığında “kullanabilmek” adına, herşey yolunda iken içsel gücü biriktirmeye yönelmeli, en olumsuz koşullara bile “hazır” olmalı kişi…

Bir insanın sevgisi kadar yüce bir ağaç,
Önce küçük bir filizdir ya;
Dokuz kat yüksek bir taraça,
Bir avuç topraktır başta;
Ve bin millik bir yolculuk,
Başlar, tek bir adımla…

“Bir avuç toprakta filizlenenin nihai hedefi bellidir… Planı kendindedir… Ona göre açılır, gelişir. Hedef büyükse, yüce ise atılan her adım büyüktür…

Verilen bilgilerin yerini bulmadığı gibi bir anlamda biraz ümitsizce konuşurken, bir öğretmen arkadaşım şöyle demişti: ‘Baharda çiçekler yavaş yavaş açar… Günde ne kadar yol aldığını fark edemezsin, ama bir sabah bakarsın her tarafta çiçekler açmış…’ “

Her başlangıç, bir niyettir… Bir mum alevidir – ilk aydınlık gibi… Sonra büyür, umut gibi… sevgi gibi…

Çabalayan kendi amacına yenilir.
Yakalamaya çalışan ise, yitirir.
Bilge kişi çabalamaz ve bu yüzden yenilmez.
Hiçbir şeyi yakalamaya çalışmaz,
Ve hiçbir şeyi yitirmez.
İnsan genelde kaybeder kazanmak üzereyken,
Öyleyse, başlangıç kadar sona da özenirsen,
Başarısızlığı yok edebilirsin, temelden.

“Şu anın gerisindekiler, olması gerekenlerdi ve de oldu… Başkası da olmaz… Yerli yerincedir olan… Hiçbir şeye kayıp etmeyecekmiş gibi sıkı sıkıya bağlanmaz… Gelen kadar giden de tabi oluş içindedir.

Başarı nedir…? İzafi kavram… Fikirlerinizi beklerim.”

Her başlangıç “son”un bilgisini taşır, ama sınırlı bilinç halinde bu bilgi ancak “son”a ulaşınca idrak edilir. Bu yüzden “son”un öğretisine iyi bakmak gerek…

Kişi herşeyde mutluluğu arar… Ancak çoğunlukla doğrudan mutluluğa değil, mutluluk vereceği sanılan olguya odaklanır kişi. Bir bakıma, bir noktaya en kısa yoldan değil, sayısız sapmalarla gitmeye benzer bu. İronik olan, kişi bu sapmalar esnasında asal hedefini bile unutur gider sıkca…

Başarı bu yolda sarılınan araçlardan biridir sadece… Bir erk özlemidir güdüleyen ve erkin sağlayacağı “değerler”e duyulan çekim… Evet, egodur beslenmek isteyen… Bilinmez mi ki, ego beslendikçe büyüyen, büyüdükçe daha da beslenmesi gereken bir canavardır! Mutluluk arayışında girilen bu süreçte, enerji bu genişleyen çember içinde sıkışır kalır. Kişi bir bakar ki, başarının sözde getirileri mutlu olmasına yetmemiştir! Onun için sorgulama o anda başlar işte – “kazanmak” adına zamanı kurmuş, yarattığı zaman kadar asal hedefinden uzak düşmüştür. Kaybettiğini hisseder… “Kayıp” kavramını yeniden değerlendirmesine sebep olursa bu, işte o an tersine döner kum saati…

Bilge kişi için an bu andır, yer de burası… Mutlu olmak istiyorsa, mutludur!… Bilinçte bir sıçramadan öte bir hal değildir bu ve çabanın, çırpınışın terkedildiği anda kendiliğinden gerçekleşir.

Başarı budur işte — sağlıklı bir nefes alış-veriş gibi doğal yaşamak… Yaşamın “gel-git”lerine sevinçle uyumlanmak ve her an “huzur”da olmak…

Bilge arzulardan özgür olmayı diler.
Ne değerli şeyleri biriktirmeyi ister,
Ne de fikirlerin tutsaklığını seçer.
İnsanları kaybettiklerine geri götürür,
Onbinlerce şeyi doğasına döndürür,
Ama bir şey yapmak gerektiğinde, durur.

“Zevki ön plana çıkaran Hedonizim, kişiyi bağlayan toplumsal değerlere karşı çıkan Nihilizim, her ne kadar ferdi özgür etmekle yola çıksa da bilinci zevklerin, arzuların esiri haline getirmişlerdir. Bilge, düşünceyi tutsak eden bedensel arzular, duygular, toplumsal şartlanmalardan özgür olmayı ister ve yapar.

Değerli nedir…? Bize GÖRE alım gücü olan, ihtiyaçlarımızı gideren altın, gümüş, ellerimizle yaptığımız para!… Gerektiği kadar kullanmalı, esir olmadan…

Fikirler, kişinin değerlendirme kapasitesi kadar olaylara bakışı, ne kadar ileriyi de görse eksiktir, yanlıştır BÜTÜNe göre… Öyle ise hiçbir fikre bağlanmamalı… İnsanlar bunca gel-gitler içinde tüm güzelliklerden giderek uzaklaşırlar… Ego ön plana çıkar… Bunları gören ise tüm boyutlarda geçerli olan temel değerlere yönelir… En önemlilerinden biri yaşanılan BİLGİdir, ki sonsuza dek bilgilerimiz kadar davranırız, bakarız, yaşarız…”

Özgürlük ne ola ki…? Bedenimiz bağlanmadığında özgür mü oluyoruz…? Gerçek prangalarımız zihinde ve yürekte taşıdıklarımız değil mi…? Kesin olan bir şey şu ki, “benim” dediğimiz, ben olanı bağlar sonunda…

Bir tekerleğin dingilini düşünelim… Çepere göre hareketsizdir, ama tüm hareketi yönlendirir. Veya bembeyaz bir sinema perdesi – nice harekete fon teşkil eder, ama hep yerli yerinde, olduğu gibidir… Bilgelik işte böyle bir bilinç halidir… Olan ile uyumlanan ve binbir oluşuma izin veren, ama hep muhteşem bir dinginlik içinde yaşama katılan…

“Duygular ayak bağıdır… Toplum değerleri diğer topluma gittiğimizde biter… Mal, mülk diğer boyutta hiçbir şey ifade etmez… Kalıcı olanlara, tabi yapımızla uyumlu olanlara sahip çıkmalı, değerini, hakkını vermeliyiz.”

“Duygular ayak bağıdır…” diyorsun… Tam olarak neyi kastettiğini açıklarsan sevinirim, çünkü bana göre aydınlanmanın en önemli aşaması olan farkındalık hali kişinin varlığını, varoluşu hissetmesi demektir… Duygular kişinin kendini tanıması, kendinde evreni anlaması adına çok önemli göstergelerdir… Yorumunu bekliyorum…

Ve sevgiyle…