Mektup #30

4 Temmuz 2001

Selam…

Senin bir yorumunla başlayalım söze…

“Bizler çokluk aleminde kozalarımızda yaşıyoruz… Bilincimizi TEKin bakışına odaklamakla birlikte her varlığın, alemin, ki her varlık bir alemdir, kendine mahsus kanunları var… Bunları bilmeden, sistemi ‘okumadan’, her varlığın boyutunun hakkını vermeden davranırsak, her ne kadar ÖZde bir olursak olalım, yapılanların sonuçlarını görmedeyiz… Varlıklar birbirlerini etkilemede her dem… Her an değişim olmada, dönüşüm yaşanmada… Misal: ateş de Ondan, kağıt da… Ama ateş kağıdın yapısını bozar, değiştirir. Yılan ile kurbağanın bir aradalığını düşünemeyiz, bu EŞYANIN TABİATINA AYKIRIDIR…

Bu boyutta bireysellik, çokluk olduğuna göre, ki öyle, boyutu OKUyabildiğimiz kadar huzurlu olacağız…

Toplumsal farklılıkları gözardı ederek davranamam… Davranan bunun sonuçlarını yaşamak zorunda kalır. Elbette sevmeye hoş görmeye devam, onu ÖZe yöneltmeye gayret edilir ama, akrep kimlikliden de dostluk beklemek saflık olur… Kısaca, akrebe hak ettiği gibi, insana hak ettiği gibi davranmak, yaklaşmak işin hakkını vermek olur…”

Anlattığın biçimiyle realitenin şüphesiz farkındayım. Ancak,“farklılık”, “ayrılık” nosyonlarını empoze eden, besleyip büyüten düşünsel kurgunun yarattığı manzara ortada! İlginçtir ki, kimse bu manzaradan hoşnut değil, ama “insan bu kadardır, değişmez” kompartımanına sığınmış, ürkekçe yaşamakta… Oysa değişmez dediğimiz sürece sabitleriz belli nitelikleri.

Ben birebir yaşıyorum değişimleri, sevginin yarattığı FARKı görüyorum her etkileşimimde… Hiçbir şeyden emin olmasam da, şundan eminim, sevginin alanında hiç bir kötülük barınamıyor!… Yüksek titreşimli bir elektromanyetik alan nasıl düşük titreşimler için geçilmezdir, sevgi hali de öylesi görünmez bir koruma alanıyla çepeçevreliyor kişiyi… Bu gerçek, bu mümkün, bu akılca, gönülce geçerli tek çözüm, ama, ZOR, hatta İMKANSIZ deyip bir kenara bırakıyoruz bu olabilirliği…

Ben inançtan öte, biliyorum bu mucizeyi ve buna göre yaşıyorum. Korunduğumu hissediyorum ve sevgiyle gelen sınırsız güzelliği deneyimliyorum, gün be gün, daha ve daha çok…

Bilgelik, kime neyi, ne zaman, ne derinlikte söylemek gerektiğini bilmek, karşısındakinin realitesine göre davranmak, kısacası koşullara uyumlanmaktır, bunu kabul ediyorum — ama her durumda özdeki ışığı hissederek ve yayarak… Ve KORKMADAN…

Burada bilinçli bir korkusuzluk halinden söz ediyorum. Korkuyu bilmeden doğduk, ilk nefesle beraber korku yüklemeye başladık bu boyutta… Ve korku yükü arttıkça, sevgi kanalları tıkanmaya başladı. Korku tıpkı elektrik kablosundaki paslanma gibidir, kaynakla bağlantıyı azaltır, hatta bir noktada tamamen keser akımı. Şu anda yaşanan sadece bu… Birlik, güzellik adına bir değişimi gerçekten istiyorsak, bilinçli bir şekilde korku pasını temizleme zamanı…

“Misal: ateş de Ondan, kağıt da… Ama ateş kağıdın yapısını bozar, değiştirir.”

Ama gerekirse ateş de değişebilir, kağıt da… Birarada, birbirlerini yok etmeye çalışmadan varolabilecekleri bir gerçeklik de var, inanıyorum… :-)

“Basit bir misalle, ‘ayağına basıldığında tepkin kadarsın’ diyordu bir arkadaş… İşte o zamanlar için iç gücü hazırlamak, etkilenmemek, gülüp geçebilmek… Güç nasıl kazanılır…?”

Bense ayağıma basandan özür dilediğimi bilirim, ‘kusura bakmayın, yolunuza çıktım’ misali!…:-) Bu da ibrenin diğer yönde aşırı derecede saptığı duruma bir örnek olsa gerek!…

Ego, bu platformda kişisel bütünlüğün korunması adına elzem bir mekanizma. Bu yüzden hedef, egonun tamamen yokedilmesi değil, hem mikro hem de makro bazda ego-vicdan dengesinin kurulması olmalı… “%51 zararsızlık” diye bir kavram vardır — işte dengeyi %1 kadar da olsa vicdan yönüne kaydırabilmek yetecek, güzellikleri yeşertmek ve çoğaltmak adına… Her tepkimeyi başlatan kritik bir değer vardır… Hiçbir şey olmuyor gibi görünürken, bir anda o değere ulaşılır ve beklenen değişim birden ve kaçınılmaz olarak gerçekleşir. Bir an gelir ki, herhangi bir yerde, herhangi birimizin sıradan denebilecek “güzel” bir davranışı, bir zincir reaksiyon yaratmaya yeterli kritik eşiğin aşılmasına neden olabilir. İşte bu yüzden vazgeçmemeliyiz “iyi”, “güzel” bildiğimizden, işte bu yüzden “umut” var insanlık dediğimiz kitlesel bilinç için…

“Güç nasıl kazanılır…?”

Bizler farklı kapasitelerde aküler gibiyiz… Belli bir devinim sağlanırsa doğal olarak şarjımız yenilenir. Durağan halde ve(ya) hatalı kullanımda ise akü eninde sonunda boşalacaktır. Bu nedenle mevcut enerji mutlaka gerektiği alanda, gerektiği biçimde işlevselleşmelidir. Bu sağlanamadığında ve enerji seviyesi belli bir değerin altına düştüğünde ise yeniden şarj olmak gerekir.

Akü nasıl ana elektrik kaynağından yüklenirse, biz de evrenle, BÜTÜNle bağlantımızı sağlayarak “dolarız”… Buna hizmet eden her eylem bir “ibadet”tir aslında… İster dinsel normlarda olsun, ister yürümek, okumak, sohbet veya suskunluk şeklinde, sevgi titreşimlerini yükselten herhangi bir aktivite bağlantımızı güçlendirmeye aracı olabilir… Kişi kendine uygun yolu bulmalı, daha doğrusu bulmak adına içine dönmelidir…

Ben içsel/ruhsal yolculuğu düz duvara tırmanmaya benzetiyorum – durakladığın anda geri kayarsın ve yeniden aynı noktaya tırmanmak daha da fazla efor gerektirir, çünkü işin içine bir de yılgınlık, umutsuzluk faktörü girmiştir. Bu yüzden bu yolda farkındalığın bilinçli ve sürekli olmasını gerek… İçsel gücümüze korumaya da en az bedenimize gösterdiğimiz kadar özen gösterebilsek, öyle kolaylaşır ki bu süreç…

En ideal hal, kaynakla sürekli bağlantı içinde olmak şüphesiz, ancak biz enerjimiz azaldığında kaynağa yönelmek yerine, çoğunlukla birbirimizin şarjını kullanmayı, bir bakıma “çalmayı” seçeriz! Tartışan, sorgulayan, kendini acındıran veya herhangi bir talepte ısrar eden kişi, kendisi bilincinde olmasa bile, karşısındakinin enerjisine göz dikmiştir. Böylesi bir etkileşim sürecinde başlangıcta kendini iyi hisseden muhatap, birden enerjisinin çekildiği, tükendiği duygusuna kapılacaktır. Bunlar hep yaşadığımız şeyler değil mi…?

Eğer kişi durmadan böylesi bir enerji alışverişinin “kaybeden” tarafı olmak istemiyorsa, bir tür süptil kalkan oluşturmayı seçebilir. Ama bu durumda aradaki enerji alışverişi de kesilmiş olur ve bir “fayda” olasılığı kalmaz. Oysa gerçek anlamda “hizmet”, sonsuz ve sınırsız enerjiyi kaynaktan alıp devindirmekle mümkündür… Böylesi bir bilinç seviyesinde kişi, kendi seviyesinde fazlaca bir değişiklik olmadan nice dostun enerji seviyesinin yükselmesine aracı olabilir.

“Başlangıçta son var… Döllenen bir hücrenin nihai hedefi, planı kendinde… Her işte böyle… Son’un öğretisi… nedir…?”

İlk olarak değişken sayısının sınırlı olduğu bir süreci düşünelim, ki bilimsel çalışmaların şablonu genellikle böyledir. Bir teoriyi ilk defa deneyen için sonuç kesin değildir, deney sonucunda ulaşılan nokta, başlangıç koşullarına ilişkin net veriler sunar. Gerekli ayarlamalarla süreç saptandığında, artık başlangıç anında sonuç bellidir.

Oysa yaşanan gerçeklikte sayısız parametre vardır her an değişmede olan… Varlık için her seçim sonsuz ve boyutsuz olasılıklar kümesi içinde gerçekleşir. Seçimle birlikte ‘sonsuz eksi bir’ olasılık söner, seçilmiş olan ise ‘gerçek’ olur. Yani o anda belirsizlik yok olur… Her seçim anlık bir yol gibidir, hedefi belli olan. Oluş halindeki varlık, seçim anında sonucu da bilir, çünkü an içinde ‘ilk ve son’, ‘soru ve yanıt’ içiçedir.

Ama henüz zihinde yaşayanlar için yaşam bir deneme-yanılma sürecidir yalnızca… Onlar için “sonuç”, analitik bir silsile ile ulaşılan bir “tahmin”den öte geçemez, yani seçim anında sadece olasılıklar söz konusudur. Ama sonuç anında yaşananın bilgisi de ortaya serilir, tabi ki okumak isteyene…

“Gel-gitlere uyumlanmak… Nasıl olacak…?”

Gel-gitlere uyumlanmak, içimizde gelip-gitmeyen bir hali kurmak ve korumakla mümkün… Gerekli olan, içsel bir seçim, net ve kesin – “ben her koşulda şu halde olmak istiyorum” demek ve enerjiyi bu seçime odaklamak, yine ve yine… Hep dile getirdiğimiz gibi, “niyeti taze tutmak…” En önemlisi de coşkuyla savunduğumuz savdan, yani bunun mümkün olmadığı savından vazgeçmek ve en azından denemeye istekli olmak…

“Çoğu zaman içimizde çatışma yaşarız, aklımız bir şey der, duygularımız başka… Genelde duygular ağır basar… Zarar görürüz, ama olsun o an duyguların tatmini daha güzeldir…

Egoyu besleyen sahiplenmeler, yüceltilmeler… Kiminde mütevazilik altında korkunç kibirlenmeler… Ya da birini aşırı sevmek, duyguları belli mahallere yoğunlaştırmak, bilincin ayak bağıdır, bunlardan kurtulmalıyız… Duygular bireyselliğe çekiyorsa bağdır, yerli yerince kullanabilmeliyiz… Kayıtlı duygular bağlarken, sınırsız olanları açılım getirir… Benim dediklerimi sevmek bağ olurken, her şeyi sevmek geniş açılım getirir… Bu anlamda düşündüm…”

Aslolan akılla gönülün evliliğidir şüphesiz, çatışması değil… Düşüncenin birey evrenindeki tezahürüdür duygu… Ama duyguda algılanan da aklın işlevini etkiler… Bu denli ayrılmaz bir bütünlük söz konusu iken birini veya diğerini devre dışı bırakmaya çalışmak, sadece dengenin bozulmasına hizmet eder…

Sanırım duygular değil, duygusallık ayakbağı olan… Duygusallık, duyguyu kabul etme hali değil, ya duyguya bağlanma ya da reddetme çabasıdır… Bireyin kendi içinde ve ilişkilerinde yaşadığı çatışmanın özü bu olsa gerek…

Ve sevgiyle…