Mektup #31

7 Temmuz 2001

Selam….

Önce söz sende… :-)

“Evet sevginin karşısında durabilecek bir güç yok gibi… Benlenmeden, çıkar gözetmeden, hiçbir art niyeti olmadan… Yaradılanı severim, Yaradan’dan ötürü… Böylesine bir anlayışın getirdiği sevgi tüm engelleri aşar… Böyle bir sevgi, kayıtlanmadan, içten, samimi, çifte standart yok… Her durum ve şartta sevgi yayan, sevgi ile karşılık veren, gelen olumsuzlukları bünyesinde eritip yine güzellikler yansıtan bir GÖNÜL ehline kim karşı durabilir!… Dili güzel, yüzü güzel, düşünceleri güzel ve HAL’i güzel…

Korku, benlik ve sahip olduklarımızı kayıp ederiz endişesi ile beslenmede, egodan beslenmede… Bireysel BEN ve sahip oldukları oldukça korku da kaçınılmaz görünüyor, az veya çok. Buzun eriyip deryaya karışması ile kim neden korkacak…? Hayal yok olacak, cesaret kalacak ki olan da o… Korku, varlık çiftinin hayal yanı zaten YOK…

Tüm bunlar güçle olur, öncelikle bilgi gücü… Sevgideki derinlik, yoğunluk gücü… Davranış yapa yapa meleke gücü… Bireysellikten kopup TEKe erebildiğimiz kadar bunlar olmada, yapabildiğimiz çalışmalar kadar.

KILDAN İNCE KILIÇTAN KESKİN KÖPRÜ… SIRAT… Şu an o köprü üzerindeyiz… Yürümedeyiz, her dem başka bir engelle karşılaşarak… ÖZ’e giden yol o kadar zor ki…”

Haklısın… “Sırat köprüsü”, üzerinde olduğumuz yol… Her anın ince, şaşmaz dengesinde, şaşan, sarsılan, düşeyazan yolcularız biz. Sonsuz ince, sonsuz keskin bu görünmez köprü üzerinde, ip cambazları misali ustalaşmaya çalışıyoruz…

Ve kişi yapayalnız köprüde… Asla elele, kolkola, birilerini sırtlayarak veya birilerinin sırtına binerek geçilebilecek bir köprü değil bu…

Peki bu yolculukta birbirimize katkımız ne olabilir…? “Yardım” kavramını da bütünüyle yeniden gözden geçirmemiz gerekli bence. Biz birbirimize müdahale etmeyi, somut hatta soyut alanda birbirimizi itiştirip çekiştirmeyi “yardım” diye bellemişiz! Gerçek manada yardım, kişinin “olmasına” izin vermektir… Katkımız olabilir, evet… Katkımız da, kendimiz gibi “olmak”tır!…

Kendimizce bir deneyimin sonucunu, öğretisini paylaşmak isteriz. Yoğun ego sapmaları bir yana, oldukça saf bir niyet taşıyor olsak bile, bildik tuzaklara düşmek çok olası… “Bak bu doğru, ben biliyorum. Bunu sen de kabul etmelisin.” yaklaşımıyla öğreticiliğe soyunmak, bu hikayeye dahil olanların tümünü aynı sırat köprüsünün üstüne yüklemeye çalışmak gibidir!

En iyi öğreti yolu, “örnekleme”dir derler. Eğer belli bir “iyi”ye inanıyorsan, o “iyi”yi benimse… Ve bırak, o “iyi”den doğanlar dolansın heryeri…

“Belki okumuşunuzdur Dr.Alexis Carrel’in “İnsan Denen Meçhul” adlı kitabı… Bir bölümü üzerinde sizinle tartışmak, bir eğitimci olarak sonuçlar çıkarmak, toplumda uygulanabilirlik yönü ile ilgili fikir alışverişinde bulunmak isterim:

Toplum sağlığını etkileyen bulaşıcı hastalığa yakalananı karantinaya alarak bir süre yaşadığı çevreden uzaklaştırır, iyileşince tekrar toplumun içine yollanır. Böyle yapmakla kamu sağlığı korunmuş olur. Dedikodu yapan, riyakarca davranan insanların topluma yaptığı zarar bir verem, veba gibi salgın hastalık mikrobundan daha az mı zarar vermede…? Hayır…”

Evet, Carrel’i okudum… Üzgünüm, ama çoğu düşüncesine, hele de alıntı yaptığın pasajdaki düşüncelerine hiç katılmıyorum. Her insan kadar (ve her insanda da koşullara bağlı olarak az veya çok değişime uğrayan) ahlak anlayışları söz konusu. Belli bir “ahlak” kalıbını belirleyip, bu kalıba uymayanları toplumsal mikroplar olarak değerlendirmek, onları tedaviye yönelmek! Buna kimin, ne hakkı olabilir?! Hitler de belli niteliklerde bir toplum yaratmak için ortaya çıkmıştı!! Aslında bu dünya ne çektiyse toplumu, toplumları “düzeltme” savıyla ortaya atılanlardan çekti! Bu “kurtarıcılık” senaryoları fazlasıyla denendi, sonuçlarına yorum bile gerekmiyor bence… Bir de hiçbir şeyi “kurtarmamayı” denese insanoğlu diyorum!…

Farklılığı kabul edemeyen, farklılıkları bir potada eritmeye çalışan hiç bir ideoloji, hiç bir öğreti, insanı, insanları bağlayamadı, bağlayamaz… İnsan doğası en doğal tepkisiyle asıl böylesi “yanlış” ve “zarar verici” anlayışları temizler toplumdan…

Tekrarlamak bile gereksiz belki, ama insan içselleştirmediği hiç bir olguya uyumlanamaz. Binbir nedenle belli bir kalıpta yol almaya yönelse de, zoraki bir yolcudur aslında. Nedeni her ne olursa olsun, ne kadar yüce görünürse görünsün, herhangi bir dışsal kaygıyla benimsenen ahlak anlayışı, yamadır, yapaydır, sahtedir… Bence gerçek anlamda ahlak, şöyle veya böyle olmak değil, ne olduğunu farketmek ve öyle olmaktır… Ve bunun en sarsmaz ölçütü de kişinin kendi başınayken tavırlarının, edimlerinin, kalabalık ortasındakinden farklı olmamasıdır. Ahlak, yapayalnızken giyindiğin içsel giysindir…

İşte bir Zen hikayesi… ve güzel bir ahlak dersi…

NEHİR

İki keşiş Tanzan ile Ekido bir nehirin kıyısında bir genç kıza rastlarlar. Nehirdeki akıntıdan endişe duyan genç kız yardım ister. Ekido tereddüt ederken, Tanzan kızı omuzlarının üstüne alır ve karşı kıyıya taşır. Kız teşekkür eder ve ayrılırlar.

Yolculukları sürerken, Ekido tedirgin ve düşüncelidir. Sonunda dayanamaz ve sessizliğini bozar:

– Kardeşim, bizim öğretimize göre hiç bir kadınla temasımızın olmaması gerekiyor. Oysa sen onu onu omzuna aldın ve taşıdın.

Tanzan yanıt verir:

– Ama ben onu karşı kıyıda bıraktım, görüyorum ki sen hala taşıyorsun!

“Toplumsal düzenleri, kurallara uymaları, birbirlerini denetlemeleri, insana verilen kıymet, sözünde durmak gibi güzellikleri niçin yapamıyoruz…?

1999 depremi… Bir çok ülkede bu tür olaylar yaşanmasına rağmen en ağır faturayı biz ödedik… Niçin…? Çıkış nasıl olacak…? Nasıl bir yol izlemeliyiz…?

Sağlıklı toplum, temiz insan nasıl olur…?”

Ezoterik ilimlerde farklı bilinç seviyelerine tekabül eden yedi temel ruhsal merkezden bahsedilir. Bu merkezler bedende de belli bölgelere rast düşer. Alt üç merkez, üreme, cinsellik, maddi güvence ve güç alanlarıdır. Çoğu kişi için yaşam enerjisi bu merkezler arasında dolanıp durur, realitenin kilitlendiği bir döngüdür bu. Bu merkezlerde devinenler için “ahlak”, düzeni sağlamak adına benimsenmesi gereken dışsal kurallar topluluğudur.

Dördüncü merkez, kalp veya sevgi merkezi, somuttan soyuta geçiş kapısıdır. Sevgi boyutunu geçenler tamamen farklı bir bilinç alanına açılırlar. Bu noktadan sonra, irade, ifade ve “üçüncü göz” (veya “gönül gözü”) denilen merkezler dengelenmeye başlar. Bu aşamalarda artık kişi için tüm sistemler, buna bağlı olarak da “ahlak” anlayışı tamamen içselleşmiştir. Lineer doğru-yanlış ekseninin çembere dönüştüğü bir haldir bu. Kişinin yaşama katılışı, dışsal değişkenlerden bağımsız bütünsel bir anlayışın tezahürüdür, doğal, içten ve “zararsız”… Artık kişi dıştan içe doğru beslenen değil, içten dışa yayan, yansıtandır… “Düzen”i korumayı vaadeden kurallarla güdülenemez… Düzen onun doğallığında kendiliğinden varolur. Bundan sonra ise, BÜTÜNün idrak edildiği en üst merkez gelir ki, kişi 3. boyut realitesini aşmıştır artık…

Öylesine bir mekanizma ki, asal bazda düzeni korumak adına geliştirilen kurallar, katı, kızgın ve değişmezlik savıyla uygulandığı taktirde, bireyin bu kuralların gerekmediği bilinç sevyesine sıçramasına da engel teşkil ederler. Sürekli güdülmeye alışmış bir koyun misali, çobansız kalmanın ne demek olduğunu düşünemez bile. Çoban’a bağımlılık onu sözde tehlikelerden koruyordur, ama bu “güvence” bağımlılığı koyunun sürünün ötesinde mevcut yaşamı deneyimlemesine engel oluyordur, ne yazık!

Toplumlarda varolan sorunların kaynağı, kanunların, kuralların eksikliğinden midir acaba? İddiaya girerim ki insandan çok kanun var bu platformda! Peki neden bunca kargaşa, bunca karmaşa…? Öngörülen düzen kurulamıyor, çünkü mevcut her yasanın yanısıra, bu yasayı aşmak için her yolu deneyen ve çoğunlukla başarılı olan bir faktör var: İNSAN!

Gerekli olan, insanı alt merkezlerin çekiminden sevgi eşiğine getirebilecek bir anlayış değişimi… Bebeklikten başlayıp korkuyu, sakınmayı, korunmak adına savunmayı ve gerektiğinde saldırmayı şırınga eden toplumsal bilincin en başta bireysel bazda terkedilmesi… Evet, değişim bireyde başlamalı… Bu yüzden kişinin kendini tanımak adına sürdürdüğü içsel yolculuk çok önemli. Barış, düzen, huzur önce içsel boyutlarda gerçekleşmeli, sonra dalga dalga tesirini yayacaktır her alanda…

“Herkes evinin önünü süpürürse” misali, toplumsal arınmadan hepimiz sorumluyuz. Hepimiz bir tesir odağıyız, ola ki bunun farkındalığında yaşayalım…

Ve hep sevgiyle…