Mektup #33

13 Temmuz 2001

Yeni güne selam olsun…

“Güneş’le yanmadayım her an… cümlenizi açar mısınız…? GÜNEŞ… ÖZde olan TEK… Böyle anladım, ama sizin düşünceleriniz….?”

Senin de söylediğin gibi bal hakkında herşeyi bilebilirsin… Okumuş, yazmış, bal uzmanı olup çıkmışşındır! Ama ya balın tadı…? O tadı, tüm bilgilerden öte, parmağını kavanoza daldırıp ağzına götürdüğün o an, ANlarsın…

ANlamak… ANdaki idrak hali…

Güneşi anlamak da, Güneşle her an yanmaktır… İnanmak, bilmek ve olmak… Üç temel aşama… Olmak, “inanç”ı depolayan yüreğin, “bilgi”yi depolayan zihnin ötesine geçtiğin anda gerçekleşir…Yanmaya başladığında, ne zihin, ne de yürek kalmıştır… Yanıyorsundur saf ateşte… Yunus gibi…

“Yanlışları düzeltmek… Yanlış ne…? Her bilincin bundan anladığı farklı olsa gerek… Düşünmek, bazı fikirleri enine boyuna irdelemek, düşünce üretmek güzel… Ama bir de yaşadığımız realite var… Fikirlerimizin realite ile örtüşmesi ne kadar fazla ise o ölçüde başarılı, gerçekçi olur düşüncesindeyim…”

Ruhsal potansiyel farklı formlarda farklı halleri deneyimliyor her boyutta. 3. Boyut realitesinin katı beden formu içinde deneyimler o denli zorlayıcı… Kişi şuur daralması içinde bu planın farkında değil, ancak belli bir bilinç eşiğinde kendine özgün tema netleşmeye başlıyor. Kiminin teması şefkat, kimininki zulmet üzerine… Kişi kendi ana temasıyla bağlantılı zaaflarını aşmadıkça, kendisine planını hatırlatan daha ve daha yoğun olgularla karşılaşıyor. Ne zaman ki gerekli farkındalığa ulaşıp, içsel denge haline ulaşıyor, o deneyimin bilgisi ruhsal potansiyelde yerini buluyor ve artık “acı” sona eriyor….

İşte bu yüzden, ortak bir yaşam deneyimini paylaştığımız varlıkları haklı-haksız, doğru-yanlış diye yargılamak yerine, herkesin kendi alanında “zaaf”larıyla çabaladığını kabul etmek gerek… Ve evet, vıcık vıcık realite içinde de bu fikri canlı tutarak yaşamak mümkün… Hiç olmazsa bunu hedeflemek… Niye olmasın…?

Olanı kabul etmekten öte seçeneğimiz var mı? Evet, kabul ediyoruz ama nasıl…? Binbir isyanla, neden ve niçinlerle…

Bir de sevgiyle kabullenme var… “HA ÖYLE Mİ…?” hali… İşte böyle bir hikaye:

Köyün en güzel kızlarından biri hamile kalmıştır. Kızın öfkeli ailesi çocuğun babasının kim olduğunu öğrenmekte ısrar eder. Korku ve utanç içinde kıvranan kız, bir türlü erkeğin kimliğini açıklamak istemez. Ama baskıya daha fazla dayanamayınca, sade ve arınmış bir kişi olarak bilinen Zen ustası Hakuin’i işaret eder. Çılgına dönen aile Hakuin’in kapısına dayanır ve onu suçlar. Hakuin’in yanıtı basittir: “Ha, öyle mi?”

Doğumdan sonra aile bebeği artık halkın gözünde saygınlığını yitirmiş olan Hakuin’e götürür ve onun bakımını üstlenmesini isterler. Hakuin’in sadece “Ha, öyle mi?” der ve bebeği kabul eder.

Usta aylarca büyük bir özenle bebeğe bakar… Bir gün gelir genç kız dayanamayıp itiraf eder, çocuğun babası köyde bir delikanlıdır ve onu korumak adına bu yalana başvurmuştur.

Aile Hakuin’e koşar, uzun uzadıya özür diler, ustanın kendilerini bağışlamasını ve çocuğu geri vermesini isterler. Hakuin çocuğu onlara uzatırken, sadece “Ha, öyle mi?” der…

Bundan öte yol var mı…?

“Farklı kültür çevrelerinden gelmiş öğrencilerle iç içesiniz, onlara bazı kuralları vermek durumundasınız… Okul kurallarını veremezsek orada kargaşa olur, bilgi aktaramayız….

…Birileri örnek almıyor, diğerine saldırıyor, haklarına razı değil… Böylesi ortamda nasıl…? Kuralları çiğneyen öğrenciye nasıl…? Belki 4-5 defa farklı yaklaşımınıza rağmen sonuç alamıyorsunuz… Karşınızdaki almak istemiyor… Okulda psikolog bir arkadaş var, her oturmada bir kaç saat zevkli sohbet etmedeyiz… Ama hayatın içinde öyle değil… Çok yumuşak bakıp başkalarının yaklaşımını sert bulurken, çözümsüz kaldığı vakalarda metodlar değişmede… Çünkü her çocuk farklı, her birinin çözümü de farklı… Sizin örnek olmanız, sözleriniz bir şey ifade etmiyor, çocuk bildiğini okuyor, kendini kendince ifade ediyor… Buyurun!… Nasıl davranmalı…?”

Çok farklı bir anlayıştan söz ediyorum, farkındayım… Ama yaşadıklarıma dayanarak bu cesareti buluyorum kendimde. Güzel olan ne biliyor musun, sevgi bağı kurunca, kurallara gerek kalmıyor!… Kuralları bozan olmuyor çünkü… Bir iki yeltenen olduğunda da, grup içinde kendiliğinden engelleniyor… Bunu biliyorum, çünkü yaşadım, yaşıyorum…

Disiplinle yönetmek öyle kolay ki… Ama disiplin, hem uygulayanı, hem de uygulananı bilemekten öte bir sonuç yaratmıyor. Aslolan uyumun zoraki olmaması, kendi dinamiği içinde doğalca yerini bulması… Belki kendimden örnek vermeliyim… Ben bir öğrenci grubuyla ilk tanışmamda, derse dair kuralları, verimli bir dönem olması adına gerekli olduğuna inandığım koşulları son derece net anlatıyorum. Bunlardan asla şaşmadan, ama hep gülümsemeyle ve saygıyla yaklaşıyorum onlara ve işime. Ve en önemlisi, onları çok seviyorum… İnanılmaz güzel bir olay bizim paylaştığımız… Sevginin mucizesini de, yıl içinde gözlerinde, sözlerinde ve yıl sonunda değerlendirme formlarına yazdıklarında yaşıyorum, gözlerim yaşararak…

İsimlerini yazmadıkları için çok rahat fikirlerini söyleyebildikleri yıl sonu değerlendirme formlarında bir ömür boyu saklayacağım mesajları güç veriyor bana… Hissetiğim sevgi gıda gibi, ama egom değil beslenen, inan, bunu bilecek kadar iyi tanıyorum egoyu, egomu… Beni güldürdüğü için aklımda kalan birini yazayım sadece:

“Ben hayatımda böyle iyi bir hoca görmedim. Biraz kötü olsa iyi olur. Sonra kötü not alınca bahane bulamıyoruz…” :)

Herkesin yolu, yöntemi kendince, bunu defalarca dile getirdik… Bu da benimki… Yaşamımın ekseni sevgi… Asal görevim sevmek, diğer tüm rollerim bu görevime hizmet etmede… Ve karşılık beklemediğim için “karşılığı” doyumsuz oluyor ve hep sevgi adına…

“Çakra konusu hakkında çok az bilgim var bu konuda vereceğiniz bilgileri beklerim.”

Aslında, web sitemde çakralar üzerine bir kaç yıl önce İngilizce olarak hazırladığım sayfaların çevirisini yapmak istiyorum ilk fırsatta. Orada çok daha detaylı işleniyor bu konu. Burada yazacaklarım yüzeysel kalsa da bir fikir verir sanırım.

Kadim zamanlardan beri aydınlanmayı hedefleyen sayısız öğreti, yöntemde farklılık gösterseler de, temelde KUNDALİNİ enerjisinin uyarılması ve devindirilmesine yönelik çalışmalar içeriyor. Kundalini, sembolik olarak omuriliğin dibinde üç-buçuk kez kıvrılmış uyuyan bir yılan şeklinde gösterilir. Kundalini sözcüğü de, spiral anlamına gelen “kundal” kelimesinden türemiştir ve uyarıldığında bu enerjinin spiral şeklinde, yılan gibi hareket edip yükseliyor olmasından esinlenmiştir.

Çeşitli kaynaklarda tanımlandığı biçimiyle, yaşam enerjisi (prana) bedende üç ana kanal boyunca hareket eder. Sol ve sağ kanallar, omurilik boyunca uzanan üçüncü kanalın çevresinde (tıpkı bir asa etrafında dolanan iki yılanı içeren modern tıbbın sembolü kadüste olduğu gibi) spiral şeklinde dolanırlar. Bu iki kanal, eril ve dişil, pozitif ve negatif, sıcak ve soğuk, objektif ve subjektif, dışsal ve içsel gibi niteliklere tekabül eder. İşte tekamül, bu kanallardaki enerjilerin dengelenmesi sürecidir. Orta kanal ise aydınlanma kanalıdır.

Üç ana kanal kuyruk sokumunda bir araya gelir. Eğer yaşam enerjisi sol ve sağ kanallardan dengeli olarak bu noktaya inerse, “uyuyan yılan”ı uyandırırlar ve Kundalini orta kanaldan yukarıya doğru yükselir. Kundalini enerjisi yükselirken çakraları aktive eder.

Çakralar (veya şakralar) süptil bedenlerde yer alan ruhsal enerji merkezleridir. Enerji hareketi esnasında çark gibi dönen bu merkezler, Sanskritçe “çark” kelimesinden türemiş “çakra” kelimesi ile tanımlanırlar. Değişik sistemler değişik sayıda çakralarda söz eder. Ancak temel çakraların yedi adet olduğu ve bunların yanında birçok tali çakranın bulunduğu kabul edilir. Her bir çakranın işlevi farklıdır, değişik frekansta titrer ve değişik psikolojik durumları ve şuur hallerini ifade ederler.

Çakralar fiziksel bedenimizi besleyen enerjinin giriş kapılarıdır. Herhangi bir nedenle bu kapılarından birinin tıkanması veya tamamen kapanması, fizik bedende hastalıklara neden olur.

Çakraların sayısı ve adlandırılması kaynaklar arasında farklılık gösterse de, yaygın ölçüde kabul gören bir sınıflamaya göre temel 7 çakra ve özellikleri şöyle:

KÖK ÇAKRA: Omuriliğin başlangıc noktasında yer alır. Rengi kırmızı, duyumu “koku”dur. dır. Erkek üreme organlarını kontrol eder. Çakralar arasında en düşük titreşimi içerdiği için fizik plana tekabül eder. Yaşama içgüdüsü, bedene bağımlılık ve korku buradan kaynaklanır.

SAKRAL ÇAKRA: Üreme organlarının üzerinde yer alır. Rengi turuncu, duyumu “tat”dır. Dişi üreme organlarını kontrol eder. Burası “benliğin mekanı”dır. Freud’un cinsel dürtüsü buradan kaynaklanır.

SOLAR PLEXUS (Güneş Sinirağı) ÇAKRASI: Mideye yakın bir bölgede yer alır. Rengi sarıdır ve “görme” duyumuyla bağlantılıdır. Mide, pankreas ve karaciğeri kontrol eder. Güç merkezidir.

KALP ÇAKRASI : Göğüs kemiğinin arkasında yer alır. Rengi yeşildir ve “dokunma” duyumuyla bağlantılıdır. Kalp ve akciğeri kontrol eder. Sevgi merkezidir.

GIRTLAK ÇAKRASI: Gırtlak bölgesinde yer alır. Rengi mavidir ve “işitme” duyumuyla bağlantılıdır. Tiroid ve paratiroid bezlerini kontrol eder. İrade, ifade ve belagat merkezidir.

ÜÇÜNCÜ GÖZ ÇAKRASI: Alında, iki kaşın tam ortasında yer alır. Rengi indigo (çivit mavisi) dur. Fiziksel bir duyumla ilgili değildir. Epifiz bezini kontrol eder. Durugörü ve benzeri psişik algıların merkezidir.

TEPE ÇAKRASI: Bazı görüşlere göre, bu son çakra gerçek bir çakra değil, diğer tüm çakraları koordine eden ve içeren bir üst-merkezdir. Başın tam üstünde yer alır. Rengi saf beyazdır. Hipofiz bezini ve serebral sinirağını kontrol eder. Sezgisel ve mistik deneyimlerin yaşandığı, birlik halinin idrak edildiği bir merkezdir.

Kundalini’nin yükselişi sırasında etkin hale gelen çakraya bağlı olarak farklı haller yaşanır. Kundalini tepe çakrasına ulaştığında insanın tam bir vecd hali yaşadığı söylenir.

Farklı kültürlerde farklı bir sembolizma içinde Kundalini’ye rastlanıyor. Bunlardan biri de Aztek’lerin iki başlı yılan sembolü… Bu sembol, Kundalini’nin iki yüzünü gösteriyor, biri yapıcı ve diğeri yıkıcı. Tıpkı elektrik enerjisi gibi, aydınlatabilir de, yakabilir de… Kişi hazır olmadan, zoraki yöntemlerle sağlanan bir Kundalini hareketi, tahmin edilemiyecek derecede sorunlara yol açabilir. Normal olarak kundalini yükseldiğinde kişinin yüksek ve yaratıcı düşünceleri, duyguları ve faaliyetleri tetiklenir. Bütün dahilerin az veya çok bir kundalini deneyimi yaşadığı söylenir. Ancak bu gücün salt yaratıcılığa değil, yıkıma da hizmet edebileceğine en çarpıcı örnek, Hitler’dir… Hitler’in okült ilimlere olan ilgisi ve bu alandaki çalışmaları bilinmekte…

Kundalini enerjisini uyaran gizil tekniklerden söz edilir, ki Yeni Çağ hareketiyle daha da yoğun bir biçimde bu yöntemlerin çoğunun ardına gizlendiği sır perdesi kalkmış ve farklı disiplinler, heyecanlı ve aceleci ruhsal yolcular için ulaşılabilir hale gelmiştir. Bazen de kundalini bir kaza sonucu yükselebilir. Her durumda Kundalini yükseldiğinde bir anda aşırı enerji yüklemesi olur, kişi farklı bir gücün devinimini hisseder, sezgi kanalları açılır. Ancak kişi gerekli ruhsal olgunluğa erişmemişse çeşitli sapmaların yaşanması kaçınılmazdır… Sonuç olarak Kundalinin doğal bir süreçle gelişmesi en iyi yöntem… Kişi ruhsal gelişiminde belli bir ruhsal yetkinliğe eriştiğinde, zaten özel bir disipline gerek kalmayacak ve dengeler kendiliğinden oluşacaktır.

Ve senin sözlerinle kapansın sohbet bugün…

Ve sevgiyle…

“Her an sürekli dönüşüm içinde olan hayat realitesi bu… Realitede işleyen kanunlar var… Her oluş kusursuz düzen içinde olmada, bir başka oluşuma doğru… Muhteşem sistem işlemede, her an başka bir oluşla… Gerçek bu zannı, hayali, ben bilinci ile, kısıtlı algılamamla kesitsel bakışla kusurlar görmedeyim, isyan etmedeyim oluşlara… Ama oluşlar yine devam etmede… Bu görüş önemli değil…

Sıfır bilinç derken, bireysel ben, benlenme yönünden bilinçsizlik hali var… Bu, zaman içinde gelişir, benliği kadar yükü olur, yükü kadar ağırlık çeker… Yükü azaldıkça yanmaya başlar… Tüm yükten kurtulunca, en önemlisi BENden kurtulup VARLIĞI sahibine verince, hiçliğini yaşayınca, bireysel buz heykel eriyip OKYANUSA karışınca… TEKin söyleyen dili olur… TEKin gören gözü olur… ‘Söyleyen, gören O’dur’ hükmü zuhur eder..

Toplumlar idrakları kadar davranışlar sergilemede… Sınırsız boyutlara açılım daveti var… Dünya, dünya menfaatları, bedensel istekler, arzular, firavunlaşmış ego tatmini daha hoş gelmede, hoş gelsin, bazılarına… Kendileri bilir… Her yüzü Ondan bilip, her yüze hakkını verenler… Öyle ki kendi çocuğu ile diğer çocuğu, kendi ana babası ile herhangi bir babayı anneyi ayırmayan adaletle davrananların GÜCü ortaya çıkmadan, genel insanlık böylesi bilinçlere ve dünyalarına sahip çıkmadan, çok ağlayacak…

Gelişen olaylar, acılar, sıkıntılar insanlık bilincini arındırmada… Her ne kadar olaylar kötü gidiyor gözükse de, hakikate sahip çıkma giderek tüm dünyada yayılmada… Bunlar da güzel olanlar… Mesela 20 y.y da dünyayı saran Ateizm rüzgarı, toplumları yanlış adetlerinden, törelerinden, inanışlarından arındırmış… Adeta insanlık bilinci boşalmış… BEKLİYOR… Muhakkak bekleyen beklediğine erer, arayan bulur, özleyen kavuşur… Bu da sistemim bir başka yüzü… “