Mektup #36

24 Temmuz 2001

Selam…

“Akıl, bağlantı kurma, bağlama sonucunda elde edilenin yönünde kendimize yol çizme. Beş duyu kanalından gelenlerin, yine beş duyu veri alt yapısı ile oluşmuş… Veri tabanına dayanarak bağlama, sonuç çıkarma yeteneğimiz. Çıkardığımız sonuç bize göre olacaktır, çünkü kesitsel verilerle yola çıkacak sonuçta kısıtlı olacaktır…

Bağlantıların daha ötesini de işin içine koyarak geniş planda fikir yürütme, sonuçlar çıkarma: tefekkür…

Zeka, o an için çözüm bulma yeteneğimiz… Zeki olan, o anda çözüm bulur, geniş planda bunun değerlendirmesini yapamaz… Misal: Satrançta o anki hamledeki kıvraklık zekamızı, 5-6 hamle ötesini, ihtimalleri hesaplamak, sonuçlar çıkarmak tefekkür yanımızı gösterir.

Mantık, bir şeyi diğerine kıyas ederek fikir yürütme.. Elbette bu bize GÖRE…”

Özellikle soyut alanda, kelimelerin çağrışımları büyük ölçüde bulanık ve kesinlikle öznel. Büyük bir çoğunluk, mana üzerinde fazla durmaz bile, ha akıl, ha zihin kelimesi kullanılmış, farketmez. Mana alanında dolananlar için de, kelimenin algısı farklı farklıdır. Bu yüzden ”AKIL gücü ile hayallerini aşar BENe erersin…” dediğinde akıl kavramını nasıl değerlendirdiğini öğrenmek istedim.

Akıl, zihin, zeka, idrak… Ne felsefik, ne metafizik, bilimsel veya dinsel tanımlarını biliyorum, açıkcası kavramların tanımlamalarla sabitleştirilebileceklerine de inanmıyorum. Sonuçta bende yer bulan anlamlarından söz edebilirim sadece.

Akıl, somut beynin, soyut alanıdır. Beynin sağ ve sol lobuna ilişkin niteliklerin sentezidir. Kişi sağ lop veya sol lop ağırlıklı düşünce sistemiyle aklını vicdanın veya egonun aracı olarak kullanır. Ego-vicdan dengesinde ise akıl bütüne uyumlu bir vasat haline gelir. Bu süreç içindeki aşamalar, ruhsal açılımda farklı idrak seviyelerinin eşikleridir.

Zihin ise doğrudan beynin sol lobuna odaklı bir düşünsel alandır. Zihnin oyun alanı mevcut realite, oyuncağı ise mantıkdır. Bu oyunda etkinleşmesi ise zeka olarak tezahür eder.

Kısaca, benim algılayışıma göre zihin yatay tekamül aracıdır, akıl ise üst realiteye açılan kapı, doğru kullanıldığında…

“Her yüzde görünen O… Celal bunu anlıyor, öğreniyor… Ama ŞEMSİ gördükten sonra oluyor bunlar… Ateş var, ateşi ŞEMS tutuşturuyor… Niçin başka yüzlerde bu realiteyi yaşayamıyor…? Niçin başkaları Şemsin yaktığı ateşi yakamıyor… Şemste neler buluyor…?”

Bilinçte yakın titreşen bireylerin birlikteliği o denli yoğun paylaşımlar içeriyor. O yüzdendir ki bazı dostlara çekilimimiz, diğerlerinden daha farklı oluyor. Ancak Mevlana ile Şems’in yangını, o çok dile getirilen eş-ruh kavramını getiriyor akla. Burada bilinçte uyum değil, tam bir örtüşme söz konusu. Ben böylesi bir deneyim yaşamadığım için bu konuda bir yorum getirebilecek durumda değilim!… :-) Sadece okuduklarımdan aklımda kalanları aktarmaya çalışacağım burada.

Özeşler, bir bütünün parçaları değil, aynı varoluş prensibine bağlı, eşsiz ve özgün yaratıcı prensipler olarak tanımlanır. Varoluş anında bu iki ters dönüşümlü bütünlük manyetik alanları vasıtasıyla birbirine bağlıdırlar. Aynı temel frekansa sahip olan özeşler, yaratıcılıklarını deneyimlemek amacıyla ayrılsalar da, ruhsal bağlantıları asla kopmaz.

Varoldukları anda benlikleri olmayan özeşler, sonsuz kozmoz içinde iyonlarca yıl boyunca “ben”lenerek katıldıkları deneyimlerinin bilgisini üst bilinç boyutlarında birbirlerine aktarırlar. Ancak düalite boyutunda şuur daralması yaşayan varlık birimleri, ruhsallıklarının farkındalığına ulaşana dek bu bağlantının projeksiyonunu bedende yaşarlar. Yine de, bedensel çekimin katalizörlüğü altında da olsa, geri planda (çoğunlukla karşı cinsten) bir diğeriyle “bütünleşme” özlemi sürer gider. Bilinç seviyesi yükseldikçe bu süptil bağlantının niteliği daha net hissedilmeye başlanır. Özeş deneyimi, iki yarımın birbirini bütünlemesi değil, kendi içsel boyutlarında bütünlüğünü kurmuş olan iki bireyin birbirini bulmasıdır. Ki, bu hale gelinceye kadar yaşanan her “aşk” sadece bir yanılsamadır…

“EŞ RUHLAR” (Ramtha) kitabından bir alıntıyla veda edeyim bugün… Yorumsuzca… :-)

Ve sevgiyle…

Eşruhlar, deneyimlerini paylaşırlar. Demek ki, bu alemdeki tüm bedenlenmelerimizin deneyimleriyle zenginleştikten başka, bir de, başka bir birey olarak tezahür etmiş olan eşruhunuzun sizinle paylaştığı deneyimleri de hazinenize katarsınız.

Burada bulunanların bir kısmının eşruhlarını bulamıyacaklarını söylediğimde, bazıları ferahladılar, çünkü onlar daha buna hazır değillerdi. Hemen yarın eşruhunuzla karşılaşsanız, eğer bu ilişkiyi haz verecek şekle sokmak üzere kendi kendinizi arındırmamış iseniz, bu ilişki çok insafsız ve tehlikeli olabilir, anlıyor musunuz?

Siz kadınlar, eşruhlarınızı bulmak istiyorsunuz, değil mi? Kusursuz sevgiliyi istiyorsunuz; şişman ve çirkin olsanız da sizi sevecek, hep yanınızda olacak, ama aynı zamanda sizi özgür bırakacak olan sevgili… Size bir şey söyleyeyim mi? Bu alemde bu derece kahraman, bu derece asil, bu derece güçlü ve bu derece kayıtsız, şartsız sevecek tek bir erkek yoktur! Onlar da sizin gibi aynı yolun yolcusu… Onlar da, aynı sizin gibi, birini arıyorlar. Ama ne yazık ki, aradıkları siz değilsiniz; tıpkı, onların da sizin aradığınız olmadıkları gibi…

Siz içinizde bulamadığınız bir şeyin dışınızdaki biri tarafından doldurulmasını istiyorsunuz. Bunun için ilişkileriniz başarısız oluyor. Aradığınızı asla bulamayacaksınız, çünkü öyle biri yok!

Bir boşluğu, ya da kutuplaşmanın yarattığı vakumu dolduracak bir şey aradığınız için sadece bu ümitle yaşlanacaksınız.

Ya eşruhlarınız? Onlar ne hissederler? Onlar kendi kimlikleri için çabalarken, bir yandan da zavallılar sizin yüzünüzden hissettikleri bu güvensizlikle başetmek zorunda kalırlar.

Ey erkekler! Ya siz ne arıyorsunuz? Sizin çılgınlığınızı, parlaklığınızı dengeleyecek birisini mi arıyorsunuz? Size bakacak birini mi? Ne arıyorsunuz? Siz de, duygusal delikleriinizi dolduracak birini arıyorsunuz.

Ya siz neye esirsiniz? Eşruhunuzun sizin için ne yapmasını umuyorsunuz? Size kalp krizi geçirtmesini mi? Kendinizi tam bir erkek gibi hissetmenizi sağlamasını mı? Ama, bir kadın gibi ağlamayı, bir asker kadar korkusuz olmayı öğrenmedikçe, erkek olmanın ne demek olduğunu asla öğrenemiyeceksiniz. Kendinizi her yönden sevmeden, bunun ne demek olduğunu anlamayacaksınız. Ve siz kendinizi sevmiyorsunuz!

Konu şu ki, yaşam bir şeyi arayarak geçirilecek bir süreç değildir; o, kabul edilmesi gereken bir armağandır. Etrafta dolaşıp deliklerinizi tamir edecek, gününüzü daha parlak kılacak birini aramak bir işe yaramaz. Eğer, sabah güneşini kendi kendinize seyredemiyor, ya da yıldızların altında bir orman perisi gibi kendi başınıza dans edemiyorsanız, zaten eşruhunuzla buluşmaya hazır değilsinizdir. Anlıyor musunuz?

Eşruhlar tekrar biraraya gelmek için ne plan yapar, ne de çabalarlar. Onlar zaten her zaman beraber olduklarını bilirler. Birlikte uygulama yaptıklarını, deneyim kazandıklarını, yarattıklarını ve birbirleriyle paylaştıklarını bilirler.

Birçoğunuz buraya eşruhlarınızı büyük bir şiddetle aramaya geldiniz; ama “arayış”ın esaret ve sınırlama olduğunu biliyor musunuz? Eşruhunuzun hep sizinle olduğunu bilmek, buna izin vermek sınırsız yaşamdır. Yaşam yüce bir armağandır. Kendi kendinize koyduğunuz sınırlamalardan kurtulmaya başlayınca, yavaş yavaş gücünüzü geri kazanmaya başlarsınız ve varlığınızın eşine doğru yaklaşırsınız.

Birbirlerine madde planında rastlayabilen çok, ama çok az sayıda eşruh vardır. Bu çok, ama çok nadir bir olaydır! Eğer takıntılarını gidermeden birbirlerine rastlamışlarsa, bu birleşme patlayıcıdır; çünkü her ikisi de tüm tutarsızlıklarıyla birden karşılaşmaktadırlar.

Şunu unutmayın, varlığınızın eşi kendinizsiniz. Eşruhunuz başka bir cinsiyette uygulama yapıyor olabilir, ama o sizin içinizdedir. Eşruhunuzun gözleri sizin gözlerinizdir.