Mektup #37

25 Temmuz 2001

Selam…

“Belki duymuşunuzdur, bir hikaye anlatılır…

Kral karışık bir rüya görür. Rüyayı yorumlayan sarayın müneccimi der ki, ‘Efendim bütün akarbalarınız ölecek, sadece siz yaşayacaksınız. Kral bu yoruma kızar ve müneccimi idam ettirir. İşi bilen bir başka yorumcu getirilir. O da aynı rüyayı dinler ve şöyle der: ‘Kralım, o kadar çok yaşayacaksınız, o kadar çok ki şimdi yaşayan bütün akrabalarınızın ölümünü göreceksiniz…’ Bu yorumdan hoşlanan kral, kendisini ödüllendirir.

Aynı içeriğin iki farklı yorumu, çok farklı sonuç getirmede…

Bütün, parçaların birleşmesinden meydana gelmiş bütün… Parça ne, neler…? Parçalardan oluşan bütün ne…? Sınırsızın parçası olmayacağına göre siz hangi anlamda kullanıyorsunuz…?”

Bütün sonsuz, sınırsız ve tanımsız olan…

Ne demeli…?

Bütün parçalarının toplamından ibaret değildir…

Bütün bölünemez olandır; cüzde de varolandır;

Bilgiyi saklayan cüz, bütünü doğurandır.

Bütün tohumdur, tohumdan fışkıran yaşamdır;

Toprağa karışan beden, ilkbaharda yeşeren fidandır.

Bütün canda, kanda, tende, tinde ortak olandır;

Var edeb, yar eden, kah da har edendir.

Bütün, sevgiyi doğuran rahim, sevgiyi yoğuran candır.

Değiştiren ama değişmeyendir, hem geliştiren, hep gelişendir.

Bütün tek olan, tüm olan, tümel olandır.

Ben olan, bin olan, BİR olandır…

“Akıl, somut beynin soyut alanıdır… Soyut nedir, somut nedir…? Her insanın soyutu, somutu aynı mı? Soyut ve somut, farklı kapılar açacak önemli iki kavram… Fikirlerinizi beklerim.”

Somut, beş duyunun algı alanına girenler olarak tanımlanıyor… Duyularımız belli frekanslardaki titreşimlere duyarlı. Ancak frekans aralıkları kişiden kişiye farklılık gösterdiği gibi, kişi için de sabit değil. Bilinç yolculuğunda, kişinin alıcısı olduğu titreşim aralığı da genişliyor. Ve adım adım, soyut somuta dönüşüyor bu yolda…

Mevcut realitede duyu alanlarının sınırlaması dahilinde, beyin fizik bedenin bir parçası olarak somut iken, beynin melekesi olan akıl beş duyu ötesi bir olgu… Salt somut tezahürleriyle değerlendirilebiliyor. Ola ki mantal bedenin titreşim alanına uyumlanabilsin kişi, akıl da görülür, koklanır hatta…

‘Vicdan nedir…? İçteki, ÖZdeki ses denir… İçimizdeki hakim de denir… Her yüzde zuhur eden vicdan aynı değil… Bana vicdanlı gelen başkasına göre vicdansızca gelebiliyor… Ego, malum ne anlama geldiği… Vicdandaki bu kadar farklı yüzü nasıl açıklayabiliriz…?”

Vicdan, çoğunlukla ahlak olgusuyla ilişkilendirilir zihinlerde ve bu nedenle onca farklı anlamla çıkar karşımıza. Şüphesiz, tanımlamaya aşık olan ekollerce binlerce yıldır binbir tanımı konulmuştur insan önüne… Kah “edimin ruhu” denmiştir vicdan için, kah “tanrısal iradenin organı”… Kaçınılmaz bir doğru-yanlış terazisi olarak değerlendirenlerin yanısıra, vicdanı terkedilmesi gereken geleneksel, göreneksel ilkelerin bütünlüğü olarak görenler de vardır.

Tanımlamanın, sınıflamanın yarattığı sınırlılık içinde “vicdansal” olanın görecelik taşıması şaşırtmamalı. Oysa vicdan, varlığımızın bütünle bağlantılı olduğunu “bilen” veçhesidir ve bu yüzdendir ki sınırsız ve sonsuz olanın tanımlanamazlığını içerir. Vicdan kaynaklı seçimler, anlıktır — öncesiz ve sonrasız, plansız ve beklentisiz… Ve vicdansal olanın ölçütü, kişide uyanan şaşmaz bir “uygunluk” duygusudur.

“Bilim hür akla, düşünceye gereken önemi verip, konuyu enine boyuna her yönü ile inceleyip sağlıklı bağlantıları kurduğunda, bağlantıları kurarken bireysel, toplumsal kirleri, yanlışları, çıkarları karıştırmadan yaparsa doğru sonuçlara erecek… “

Bilimin içinde bulunduğumuz fizik evrene uyumlanmamızdaki katkısı doğaldır ki tartışma götürmez. Belki sorgulamamız gereken bilimsellik adı altında kişilerin benimsediği ve kullandığı belirgin düşünsel kalıplar ve bunların yansımaları…

Bir olgunun bilimsel olarak kabul görmesi için kanıtlanabilir olması beklenir. Kanıt kabul edilen niteleme ise, olgunun istenilen anda tekrarlanabilmesi, aynı koşullar altında aynı sonuçları vermesi ve bu sonuçların herkes tarafından gözlemlenebilir olmalısıdır. Ancak kanıtın algılanması beş duyuyla sınırlıdır ve bu da kaçınılmaz olarak en az katı madde kadar gerçek ve işlevsel olan düşünce ve düşüncenin türevi duyguları devre dışı bırakır.

Bilimsellik arayışı içinde dikkat edilmesi gereken en önemli nokta, bilimin düşünsel evreni anlamadaki mevcut yetersizliğini gözden kaçırmamaktır. Bilimsel gelişmedeki sınırları zorlayan ivmeye rağmen, gelinen noktada yaradılışın asal ve belki de tekil parametresi olan düşünce enerjisini sınıflamak, ölçmek, tartmak mümkün mü? Veya sarsıcı bir fiziksel sonuç doğuran bir düşünsel süreci yeniden, aynen tekrarlama olasılığı var mı?

Bilimsel çevrelerde rastlanan başka bir zaaf ise bir olgu kabullenilmeden önce tüm vecheleriyle araştılırken, reddetme konusunda aynı titizliğin gösterilmemesidir.

Bilim, din ve felsefe… Aynı gerçeğe üç farklı pencereden bakan, birbiriyle örtüşemez olduğu varsayılan ve bu yüzden bir diğerini yadsıyan veya çatışmayı seçen üç temel öğreti… Tıpkı bir fili tanımlamaları istenen gözü bağlı üç kişinin, bulundukları noktadaki algılarına göre farklı sonuçlara ulaşmaları gibi, çalışma evreni sınırlandığında bütünsel bir senteze ulaşmak mümkün görünmüyor.

Oysa kuantum fiziğindeki gelişmelerle ilk kez bilim, din ve felsefe bir ortak payda bulma şansını yakaladı. Maddeyle enerjinin bu kadar içiçe ve sürekli etkileşim içinde olduğu bir makrokozmoz içinde, herşeyin temelinde yatan sonsuz bir enerji ağıyla bağlı olduğumuzun bilincine varınca, birbirimizle çatışmanın kendimizle çatışmak anlamına geldiğini düşünmeden edemiyor insan…

“Hep şaşan yanımız, ‘BANA GÖRE’ diye başlayan mantık yanımız…”

Bense ‘BENCE’ kelimesini, fikirlerin göreceliğini vurgulamak amacıyla kullanırım hep. Ben de ‘Bu böyledir!’ demek yerine ‘BENCE bu böyledir’ demeyi yeğledim hep… Umarim, dilerim bunu hissetmişsindir…

“Dost o ki, senin egonu beslemez, seni öldürür, seni benliğinden öldürür; koş ona…”

Oysa nasıl kaçmak isteriz, egomuza dokunan sözden, gözden… Öz olandan kaçıştır bu aslında, bilene…

Bilsek de, gülümsesin isteriz DOST yine de…

Ve sevgiyle…