Mektup #38

27 Temmuz 2001

Selam…

Bilinç yolculuğunda, kişinin alıcısı olduğu titreşim aralığı da genişliyor. Ve adım adım, soyut somuta dönüsüyor bu yolda…

cümlenizi misallerle açar mısınız…? Bildiğiniz gibi beş duyu kanalından gelenler beyinin belli bölgelerinde olan bioelektrik akımdan başka bir şey değil… Mesela mavi gök derken aramızda ortak olan mavi ve gök kelimeleri… Aynı şeyleri mi kastediyoruz, bunu hiç bir zaman bilemiyecegiz… Çünkü ifade ötesinde algıladıklarımı aynı ile bir başkasına aktaramam. Dışarıda dediğimiz gök, beyinde algılanmada… Dışarı nere…?”

Birliği hissetmenin bir yolu olarak, evreni kendi bedenim gibi düşünürüm, belli yoğunluk anlarında. “Her şey içimde” duygusunu büyütmek adına… Mavi de, gök de içimde… Dışarısı YOK… Aslında gerçek olan da bu. Kozmoz sürekli bir bütünlük, iç ve dış tanımayan… Gözlemliyene göre sınırlanıyor, sınıflanıyor sadece.

İkiliği yaratan, gözlemliyenin “zihin” perdesine bakıyor olması. Zihin gerçek anlamda bir perde, ışığa hazır olmayanlar için bir koruyucu adeta. Bu perdeye yansıyan ise gerçeğin bulanık bir görüntüsü oluyor. Görünenler somut kabul edilirken, görünemiyenler soyutun belirsizliğini taşıyor. Zihinde arınma ile görüntü netleşiyor, soyut alandan somuta geçişiyor nice görüntü… Ama hele ki zihin perdesi kalksın, o ışık, ah o ışık, içinde ne somut kalıyor, ne de soyut…

“Rüya hayal diyoruz… Şu andaki yaşam da hayal değil mi…? Aralarındaki fark, farklar neler…? Rüya ve şu an ki yaşam… algılar… Açılımlarınızı beklerim.”

Yollar hem ayırır, hem buluşturur mekanları,
Amaçlar kah böler, kah uzlaştırır insanları…
Rüzgar söndürür mü, körükler mi alevleri?
Aynı Güneş kavurur mu, yaşatır mı bitkileri?

Konuşmanın anlamı ne sesler duyulmazsa,
Sesleri niteleyen sessizlik varolmasa?
Gözlerle görülüp, dokunulan şey gerçekse,
Görüp dokunulmayan rüyaların gerçeği ne?

Sevgide olmak da mümkün, boğulmak da,
Bilgiyle doğrulmak da, yanılmak da…
Beyazın yansıtır da, yutar ya siyah perde,
Doğrudan yanlışa geçilen çizgi nerede?

Chuang Tzu (İ.Ö. 4. yüzyıl) en çok şu mesel ile bilinir:

Chuang Tzu bir gün rüyasında kelebek olduğunu gördü: Sevinçle kanat çırpan, mutlu, Chuang Tzu diye birinden haberi bile olmayan bir kelebek.

Sonra uyanıverdi birden… İşte Chuang Tzu olmuştu yeniden!

Düşündü: ‘Acaba Chuang Tzu mu kelebek olduğu görmüştü düşünde, yoksa kelebek miydi Chuang Tzu olduğunu düşleyen…?’

Rüyada iken yaşadığımızın GERÇEK olduğuna yemin edebiliriz… ta ki uyanana dek… Peki şu anki realitemizden uyandığımızda ne hissedeceğiz…?

Kişi dahil olduğu ve uyumlanabildiği titreşim alanını “gerçek” olarak değerlendirip, bu alanın dışındakileri yadsımayı seçiyor. Aslında gerçeği algılayışımızın ne denli göreli olduğunu göstermek adına çok önemli kesitlerdir rüyalar. Oysa çoğumuz için rüyalar ‘eğlencelik’ olmaktan öte bir değer taşımıyor hala.

Uyku halinde, bedensel faaliyetlerin azalmasına bağlı olarak zihnin de sakinleşmesi sonucunda, bilincin farklı titreşim alanlarına dahil olmasıdır rüya… Rüyaların bir kısmı günlük olayların kortekste asılı kalan izlerinin bilince yansımasından ibaret. Burada fizik plana çok yakın bir titreşim alanı söz konusu. Ancak ‘astral yolculuk’ da denilen bir kısım rüyalarda, bilincin çok daha yüksek titreşimlere uyumlanması sonucunda, üst gerçeklik alanlarına geçiş gerçekleşir. Bir bakıma bir bölgeyi yukarıdan seyretmek gibi, üst planlardan çekilen bilgi “haberci” rüya niteliğini taşır.

Aslında herkes ‘astral yolculuk’ yapar. Uyurken, hızla yüksek bir yerden yere doğru düştüğümüzü hissettiğimiz olmuştur. Tam o anda da bir sarsıntıyla uyanırız. İşte bu, frekans geçişinin ani ve keskin olması sonucu yaşanan bir haldir. Belli bazı yöntemlerle, astral yolculuğu yönlendirmenin mümkün olduğu söylenir. Ama böyle yöntemlere başvurmadan da, kişi ruhsal gelişiminin doğal süreci içinde astralde gitgide daha yüksek boyutlara ve o boyutların bilgisine ulaşmaya başlar.

”Vicdan seçimini neye, nelere göre yapar…?”

Neye göre…? Sevginin dışında bir referans aradığımız anda, düalite içindeyizdir… Tanımlamalara yöneldiğimiz anda, parçalanmaya başlarız, her boyutta…

Sev, severek yap yaptığın herşeyi ve orada, o anda bırak!… Yaptığını düşündüğün anda, önce veya sonra, zihindesin demektir ve yine ikiliğin oyununda…

Yaşanan realitede, vicdan maskesiyle gezen egonun ta kendisidir çoğunlukla, ince veya kalın… Ve, kendi yüzünün bile farkında olmayan nice kişi, maskesini de hissetmez, şaşmamalı… Nedir, eğer bir tavırda “yardım” zihniyeti varsa, “yol gösterme” çabası varsa, acıma, bağışlama, vs. gibi güdüler varsa, kişi kendine diğerlerinden farklı ve üstün bir rol biçiyor demektir. Hatta “haklısın” demekte bile ego işbaşındadır. “Bak ben seni onaylıyorum” ifadesidir bu, ki sevinçli bir gurur taşır derinlerde. Bu durumda en iyi niyetli görünen veya olan çoğu davranış, nefsi beslemektedir, ince ince veya kalın kalın…Ama vicdan adına yaşanan en tipik sapma, “iyi olma” veya “iyi görünme” çabasıdır…

Aklıma gelen ilk örnek… Dişini fırçalarken, kullanmadığın süre içinde musluğu kapatmak… Bunun, “aman su parası az gelsin”den, başlayıp, “memleket ekonomisine zarar gelmesin”e, “dünya su reserveleri sınırlı, dikkatli kullanmalıyız”a kadar uzanan nedenleri olabilir. Şüphesiz her durumda, sonuç “su” adına olumludur. Ama kişinin motivasyonu, ruhsal açıdan farklı nitelikler taşır. En olumlu görülenin bile gerisinde “Bak ben ne iyi insanım!” gururlanması yatıyordur sanki… Oysa “suyu sevdiğim için ziyan etmek istemem” anlayışı en sade, en “ego”suz olanı…

Vicdan, yalın, sade ve maskesiz gezer…

“Esruhunuzun gözleri sizin gözlerinizdir… cümlesini açmanızı isterim…”

Sevginin çok daha düşük titreşimli türevlerinde bile “biz”lik ve “bir”lik bilinci kendini gösterir. Sevenler birbirlerinin gözleriyle bakar gibidirler evrene… Hele ki eşruh bütünlüğünde, hele ki ÖZdeki bütünlüğün her boyutta hissedildiği o paylaşımda, birebir eşleşir duyumlar… Görülen aynıdır, ortak bir pencereden…

Ve sevgiyle…