Mektup #39

28 Temmuz 2001

Selam…

İzin verirsen yazdığın sözler çerçevesinde kendi SEVGİ/DOST anlayışımı yansıtmaya çalışayım, Güneş biraz daha farklı hissediyor sevgiyi, ne yapsın?… :)

* * *

Tüm varlığını ayakları altına seremediysen, sevgin kemâline erişmemiştir.

Sevgi, hiç bir şey talep etmez, farklı hiçbir şey yapmanı gerektirmez ki.

Herşeye sahip olmak ile herşeyi terk etmek arasında bir fark yoktur o bilinçte, ve de belli bir tavrı seçmek için bir neden…

* * *

Gerçek sevgi, sahibini, önce gururunun kölesi olmaktan kurtarır.

Yeter ki, kişi sevdiğinin gururuna köle olmayı seçmesin bu defa da…

Sevgi, özgürleştirendir, her bağdan…

* * *

Sevdiğinle beraberken etrafı gözün görüyorsa, bil ki sevginde yalancısın, sadece kendini aldatıyorsun.

Oysa bence sevgi, asıl “etrafı” gösterendir… Herşey sevdiğin kadar güzel ve sevmeye değerdir, sevince…

* * *

Sevginin kaynağı sendedir.

Salt sevgi olduğunun bilincine varana dek, sevgiye kanalsındır, kaynaktan beslenen ve yayansındır…

* * *

Sahip olduğunu sandığın her şeyden kopmanın ızdırabını tadacaksın!..

Izdırap anlayışı bana ters geldi hep… En belirgin kutuplaşmamız, haz- ızdırap tanımlarımızda kilitlenmiş… Bu zihinsel kalıp kırılsa keşke.

Bence “Sahip olduğunu sandığın her şeyden kopmanın sevincini tadacaksın” demeli, çünkü gerçek sevince giden yol bu…

* * *

Sevgin yüzünden terkedebildiklerin, sevginin ölçeğidir.

Ama sevgi bir şey istemez ki!… Egosuzdur çünkü…

Sevginin ölçeği yoktur ki, sınırsızdır, nasıl ölçeriz…?

* * *

Değerin, duyguların kadar değil, idrak ettiklerini tatbikata sokabilmen kadardır.

Üzgünüm, ama “değer biçmek” de yoğun kutupluluk içeren bir anlayış… Değerse, herkes, her konumda, her tavırda değerlidir bence. Ve duygular da sonuçta bilinç seviyeni yansıtır yaşama… Ve “idrak seviyesini tatbikata sokma” aşamasında duyguların işlevi ummadığımız kadar büyük…

* * *

DOST’unuz, her şeyinizi açık açık söyleyebildiğinizdir!

Kendimize o denli uzak ve yabancıyız ki… DOST’a söylenen de bundan öte ve özge olabilir mi… Ta ki, ta ki kişi kendisiyle buluşana dek…

* * *

Menfâat ve maddîyattan soyunmamış olanlar, “DOST” olamazlar.

En başta kendilerine…

* * *

Bedbaht o kişidir ki, “DOST”uyla beraberliğin yolunu bilir, fakat dünyalığı onu engeller.

Bence de… :-)

* * *

Usta eserinden, kişi Dostundan tanınır.

Ben DOST’u bulmuşsam, razıyım beni kimse tanımasın!…

* * *

DOST, seni, “sen”den kurtarandır!…

DOST, seni, ‘sen’den kurtarandır!… Ve seni sana verendir…

* * *

Geçen günler, seni benliğinden arındırmıyorsa, kendine bir DOST ara!…

Arama!… Kendinde bulamadığını hiçbir DOST bulduramaz sana…

* * *

DOST o ki, uğruna herşeyi terkedebileceğin, ama hiç bir şeyi terketmen veya biriktirmen gerekmeyen…

“Birliği hissetmenin bir yolu olarak, evreni kendi bedenim gibi düşünürüm… Bu cümlenizi daha da açmanızı isterim…”

İnsanoğlu, evren denilen bütünün bir parçasıdır. Uzay ve zamanla sınırlanmış bu parça, kişiliğini, düsüncelerini, duygularını geri kalandan ayrıymış gibi algılar. Burada söz konusu olan, bilincini etkileyen bir çeşit optik yanılsamadır. Bizim için, bu yanılsama, bize yakın bazı kişilere karşı olan sevgimiz kadar, kişisel arzularımızı da sınırlayan bir hapis gibidir. Görevimiz, bütün canlıları ve tüm güzelliğiyle doğayı içine alacak kadar, merhamet çemberimizi genişleterek bu hapisten kurtulmak olmalıdır. Kimse bu noktaya tam olarak gelemeyebilir ama, böyle bir amacın peşinden koşmak, içinde yine de, kısmen özgürlük ve temelde iç huzuru barındırır.

Albert Einstein

Her insan bir evren… Her beden, her parça bir evren… Cüzde öze ulaşabilen, bütünü de idrak eder, yol bu…

Kendimi bilemediğim kadar bilemiyorum evreni.

En katı, en kolay anlaşılabilir olması gereken bedensel bütünlüğümüzü bile ne kadar tanıyoruz? Tek tek parçaları çalışmak, parçanın bilgisine varmakla bütünü anlamak mümkün değil. Gerçek anlamda tanıma, örneğin, gen yapısını bile ANINDA değiştirebilme erki… bu erki kullanmak veya kullanmamak konusu bile değil. Bir bakıma bedenin tanrısı olma hali…

Ve insan, salt beden değil şüphesiz! İnsana dair nitelikleri sınıflayarak onu tanımladığını sanmak büyük bir yanılgı. İnsan evren kadar sınırsız ve sonsuz… Tanımak, tanımlamak mümkün değil… Peki mümkün olan ne…? Kabul etmek, uyumlanmak, ben olan, sen olan, herşey olan alana karışmak… Kocaman bir beden gibi, tek nabızda atmak…

“Rüya gerçek o anda, çünkü etkileniyoruz iyi ya da kötü… Bir dikkatimi çeken de, şu an bize ters gelenleri rüyada da yapamıyoruz… Yalan söyleyemen rüyada da yalan söyliyemiyor. Buradaki HALimiz rüyaya yansıyor…”

Bundan emin değilim… Bize dair nitelikler bir bütünlük taşıyor, kabul ediyorum, ama henüz farkındalık alanımıza dahil olmayan öylesi veçhelerimiz var ki… Rüyalarda, bu alanlara dahil olmak ve çok farklı bir BEN olarak şaşırtıcı deneyimlere katılmak da mümkün…

“İNSANLAR UYKUDADIR, ÖLÜNCE UYANIR
ÖLMEDEN ÖNCE ÖLÜNÜZ

Uyku hali, ölüm hali ve uyanıklık hali ne anlamlara geliyor…?

Bedenli olmanın sınırlılığı içinde bir şuur daralması yaşıyoruz, bundan bahsetmiştik. Bu plana uyumlanmak adına, ruhsal potansiyelin planı çerçevesinde, bir tür akit ile bu deneyimine adım atmış olduğumuzu “unutuyoruz”. Tıpkı uykuda gibi, bir rüyayı yaşıyoruz. Nasıl rüyaların sembolizması içinde farklı boyutların bilgisine ulaşmak mümkünse, bu uykumuzda da her bir deneyim örtük olarak üst realitenin bilgisini sunmaktadır bize aslında. Deneyimleri doğru OKUyabilirsek, hatırlamaya, uyanmaya başlarız. Bu, ölmeden önce uyanmaktır, ölmeden önce bu boyutun yalancı gerçekliğine ölmektir işte…

Rüyada alt bilinç ve üst bilincin etkileri nelerdir..?”

İlginçtir, herhangi bir düşünce “yazılı” olduğu zaman daha bir geçerlilik kazanıyor sanki, kalabalığın değerlendirmesinde… Sanki öznelliği nesnel kılıfında “satan” bir saklı güç söz konusu “yazılı” olanda… Ama sonuçta, her bilgi, iletenin filtresine bağımlı ve farklı derecelerde de olsa öznel niteliği tartışılmaz.

Ne din, ne bilim, ne de felsefe, hiç bir alanda derinlemesine araştırmam olmadı. Belleğimin zayıflığı bir lütuf oldu adeta bana, okuduklarım zihnimde kalmadı fazlaca. Her ne ise bana çarpan bu yolculukta, her ses, her söz, her imge, bende olanı harekete geçirmek adınaydı, simdi bunu daha net anlıyorum. Bu durumda, eğer söylediğim herhangi bir şey, belli bir düşünce sistemiyle benzeşiyorsa, bu sadece bilginin kaynağının BİR olmasından dolayı… Bu da bana sevinç veriyor.

Rüyalar konusunda da okuduğum bir-iki makaleyi geçmez. Bunlardan bende kalan tek şey, rüyaların sembolizmasını cinsellik üstüne inşa eden, şuuraltı kavramını adeta cinsel takıntılarla eşleştiren bir anlayış… Sanırım burada asıl olay, bu teorileri geliştiren ve destekleyenlerin kendilerinin takıntılı olmaları! Açıkcası başkalarının “takıntıları” ile uğraşmaktansa, kendi takıntılarımı yeğlerim! :-)

Evet, alt-üst beyin sınıflamasını duydum. Sanırım Doç.Dr.Nusret Kaya’nın seçtiği bir sınıflama. Anladığım kadarıyla, üst beyin tanımlaması, SOL LOP, alt beyin ise SAĞ LOP yorumuna tekabül ediyor. Şuuraltı ise ikisi arasında bir alan olarak ifade edilmiş. Şuuraltında yer eden tıkanıklıklar, beynin iki lobunun bir arada, dengeli çalışmasını engelliyor.

Bir önceki mektupta sözü geçen korteks rüyaları üst beyin/sol lop, haberci rüyalar ise alt beyin/sağ lop kaynaklı. Şuuraltı birikimi ise her iki tür rüyada da kendini gösteriyor. Ola ki, rüyalardaki semboller anlaşılırsa, kişi kendi takıntılarının farkına varabilir ve bunlardan kurtulmayı başarabilir… Görüş bu…

Bense uyanıkken gördüğüm rüya ile daha fazla ilgiyim… Asıl öğretmenim, birebir yaşadıklarım…

“Eşruh tanımını ilk duydum… İfadelerin ışığında, birbirlerini Öze taşıyan, sonunda sensiz, bensiz BİR olan formlar… Bu boyutta ayrılık söz konusu, ama bilinçte birlik, birliğe birlikte yolculuk… Bilemiyorum doğru mu anladım…?”

Benim anlayışım da bu yönde… Ama, yaşamadığım bir hal için, belli bir kesinlikle bir yorum yapmam mümkün değil… :-)

Ve sevgiyle…