Mektup #40

29 Temmuz 2001

Selam…

“Paylaşımların beklentisiz olması çok önemli…”

Beklentisiz olmak… Yolun başı, ortası, sonu, sonsuzluğu… En önemli kavram bu olsa gerek, bu yolculukta…

Hep düşünürüm, “amaç” yaratmak, doğrudan beklenti tuzağına düşmektir aslında… Davranışların bir amaç doğrultusunda kurgulanmış olması, kişinin dışarıya yönelmiş bir ok gibi yaşamasına yol açar. Herhangi bir anda, amaç okun gösterdiği noktadır ve bu noktalar çoğaldıkça, kişi bir kirpiye dönüşür! Tüm eylemler bu okları beslemek adınadır… Hem sürekli savunmada, hem de saldırıya hazır olarak, kendi üstüne kapanır kişi.

Yaşam, tüm ilişkiler, beklentilerin yarattığı bir alış-veriş kurgusuyla yaşanır sanki… Üstelik çoğunlukla farkında olmasak da, yalnızca alış değil, veriş eyleminde de, ego gizli veya açık hükmünü sürmektedir…

Oysa özgür ve özgün bir varoluş halinde ne alış, ne veriş hesaplanmalı. Ne salt alarak stoklama, ne salt vererek esir alma… Ne peki insanın yeni çağında beklenen…? Yağmurla toprak gibi ne alanın ne verenin olduğu, doğal, dinamik bir paylaşım, dönüşüm ve bütüne hizmet için bir arada var olabilme hali…

Ne güzel söylemiş usta…

Sahip olduklarınızdan verdiğinizde,
çok az şey vermiş olursunuz;
gerçek veriş, kendinizden vermektir.

Çünkü sahip olduklarınız, yarın ihtiyacınız olabilir
diye saklayıp koruduğunuz şeylerden ibaret değil mi?

Ve yarın,
kutsal şehre giden hacıları takip ederken,
kemiklerini, iz bırakmayan kumlara gömen
fazla uyanık bir köpeğe ne getirebilir?

Ve ihtiyaç korkusu da,
ihtiyaçtan başka birşey değil midir?

Kuyunuz tamamen doluyken susuzluktan korkmak,
tatmin olamayan bir susuzluk göstermez mi?

Çok fazla şeye sahip olup, çok az verenler,
bunu gösteriş isteyen gizli arzuları için yaparlar,
ki bu da armağanlarını yararsız kılar.

Ve bazıları vardır ki,
çok az şeye sahiptirler
ve hepsini verirler.

Bunlar hayata ve
hayatın definesine inananlardır,
ve kasaları hiç boş kalmaz.

Bazıları sevinçle verirler,
bu sevinç onların ödülüdür.

Bazıları ise ıstırap içinde verirler
ve bu acı, onların kutsanmasıdır.

Ve bazıları vardır ki,
ne vermenin acısını hissederler,
ne sevinç ararlar,
ne de bir erdemlilik düşüncesi taşırlar;

Onlar, şu vadideki mersin ağacının
kokusunu salışı gibi verirler.

Böyle kişilerin ellerinde Tanrı dile gelir ve
onların gözlerinden Tanrı, dünyaya gülümser.

İstendiği zaman vermek güzel bir davranış olabilir;
fakat istenmeden, ihtiyacı hissederek vermek
çok daha anlamlıdır.

Ve cömert olan için, verecek kimseyi aramak,
veriş olayından daha fazla sevinç getirir.

Vermekten alıkoyacağınız herhangi bir şey olabilir mi?

Sahip olduğunuz her şey bir gün verilecektir.

Öyleyse şimdi verin ve vermenin hazzını
mirasçılarınız değil, siz yaşayın…

Çoğunlukla şöyle dersiniz:
‘Vereceğim, ama hak edeni bulabilirsem.’

Ne koruluktaki meyve ağaçları böyle düşünür,
ne de çayırdaki sürüler.

Onlar, saklandığında çürüyecek olanı,
yaşayabilsin diye verirler.

Herhalde kendisine günler ve geceler
verilmesini hak eden bir kişi,
sizden gelebilecek şeyleri de hak eder.

Ve hayat okyanusundan içmeye hak kazanmış bir insan,
sizin küçük ırmağınızdan da bir bardak su alabilir.

Faydasından öte,
kabul etmenin gerektirdiği cesaretten
ve güvenden daha büyük bir değer var mıdır?

Ve siz kim oluyorsunuz da,
onların göğüslerini yırtarak,
gururlarını korunmasızca ortaya seriyor,
sonra da onların değerlerini örtüsüz
ve gururlarını utanmasız
olarak değerlendiriyorsunuz?

Önce kendinizi vermeye hak kazanmış ve
verme olayında bir aracı olarak görün.

Çünkü gerçekte herşeyi veren hayattır
ve siz kendinizi bir verici olarak belirlediğinizde,
sadece bir tanık olduğunuzu unutuyorsunuz.

Ve siz alıcılar,
ki hepiniz bu gruba dahilsiniz,
ne kendinize, ne de size verene
bir boyunduruk yüklememek için,
hiç bir minnet hissi taşımayın.

Bunun yerine,
armağanları kanat yaparak,
verenle beraber yükselin;

Çünkü borcunuzu gereğinden fazla abartmak,
annesi özgür yürekli dünya,
babası evren olan cömertlik olgusundan
şüphe etmek demektir…

Halil Cibran

“… Orada bireysellik yok… TEKe eren var ve TEK olan var… Bir an kendini bu bilinçte bulmak… tarifsiz bir hal… Bu bilinçte nasıl kendimizi buluruz…? Metodlar, yollar neler…?”

Yol da biziz, yolcu da,,, Kendi içimizden geçen bir yolda yürümekteyiz her dem. Yolu da, yolcuyu da koşulsuz sevmekten öte bir şey değil en üst bilinç hali…

Önce kendini ve kendinde tüm varoluşu koşulsuz sevmek… Önce kendini “biçmeyi”, “parçalamayı” terketmek…

Önce tohumu hissetmek, onu sevmek gerek… Sevgi tohumu, ancak sevgiyle yeşerir, büyür… Kendinden başlamak işe, en aşina olduğumuz evren içimizdeki olmalı çünkü…

“…Ölmeden önce ölmek… Elbette burada ki biyolojik bir ölüm olmayıp, bilinçte ölüm, anladığım bireysel bilincin ölümü… Ben ve benin sahip olduğu her şeyden arınma… Beden, bedenesel istekler, kısaca benim dediğimiz her şey nasıl ölür…? Nasıl bütün bunlardan vaz geçer…? Bunları yok saymakla yok olur mu…?”

‘Gerçek’ yaramaz bir çocuk gibidir, baktığın anda saklanır. Bir konuya odaklanmak, onu bütünden ayırma eylemidir. Parçaya baktığında, bütün flulaşır, bu kaçınılmaz… Bu yüzden bedene dair zaaflardan arınmanın yolu, tek tek onlarla uğraşmak değil, bütünsel bir denge haline yönelmekten geçer.

Kabul hali budur işte, kendini her durumda kabul edip sevmeyi seçersen, bütünsel bir şifa süreci başlar senin için. Gerisi… çabasız bir eylemdir, kendiliğinden ve doğal…

Ve yine Cibran’dan beraberlik üzerine bir yazıyla hoşcakal diyeyim sana…

Ve sevgiyle…

Siz beraber doğdunuz ve hep öyle kalacaksınız.
Ölümün beyaz kanatları, sizin günlerinizi
dağıttığında da beraber olacaksınız.

Siz Tanrı’nın sessiz belleğinde bile beraber olacaksınız.

Fakat birlikteliğinizde belli boşluklar bırakın.

Ve izin verin, cennetlerin rüzgarları aranızda dans edebilsin…

Birbirinizi sevin; ama sevgi bir bağ olmasın,
Daha ziyade, ruhlarınızın sahilleri arasında
hareket eden bir deniz gibi olsun.

Birbirlerinizin bardaklarını doldurun;
ancak aynı bardaktan içmeyin…
Ekmeklerinizi paylaşın; ama
birbirinizinkini yemeyin…

Beraberce şarkı söyleyin, dans edin, coşun;
fakat birbirinizin yalnızlığına izin verin;
Tıpkı bir lavtanın tellerinin ayrı ayrı olup,
yine de aynı müzikle titreşmeyi bilmeleri gibi…

Birbirinize kalbinizi verin; ama diğerinin saklaması için değil;
Çünkü yalnızca Hayat’ın eli, sizin kalplerinizi kavrıyabilir…

Ve yanyana ayakta durun; ama çok yakın değil,
Çünkü bir mabedin ayakları arasında mesafe olmalıdır;
Ve meşe ağacıyla, selvi ağacı, birbirinin gölgesi altında büyüyemez.