Mektup #41

30 Temmuz 2001

Selam…

“Bir düşünürün tespiti şöyle: Geçmişe, geleceğe yönelik istek ve beklentiler üzerinde pek etkili olamayız. AN içinde istemeyi bilmek gerek…”

Gökkubbenin altında ‘suç’ mevcut ise eğer,
‘En büyük suçlu bellektir’ mi demeli?
Karmaşa içinde anılar ve beklentiler,
Neler yaşandı neler, şimdi neler istemeli?

Zaman doğar ve sürer bellek ile beraber,
Başlangıçlar an be an sona doğru ilerler…
Kah neşe, kah gam yüküyle trenler,
Bellek peronundan geçerler, birer birer…

Bellek cömertçe sunar, parça, bütün verileri,
Niceliği niteler, niteliği nicelerken zihin…
Ağ atıp yakalarken son moda değerleri,
Yeniden biçimlenir senin kriterlerin…

Kaydedilen hatırlanır, hatırlanan sorgulanır,
Beynin mahkemesinde dost, düşman yargılanır…
Neden-sonuç zinciri gerilir huzursuzca,
Hedefler kurgulanır, olgular kıyaslanır…

Oysa ‘an’ anımsamaz, unutamaz da,
‘An’ biriktirilmez, saklanamaz da…
Onu hapsedemezsiniz belleğinizde,
’An’ sonsuzlukta devinmektedir hala…

‘Akan bir nehirde, aynı suda iki kez yıkanamazsın’ diye bir söz vardır. Yıkandığın su, bu ‘an’a aitir, önceki veya sonraki değil… Geçmişe veya geleceğe sarılmak, giden suyu yakalamak için ileriye, gelmekte olan su için geriye, koşup durmaya benziyor. Ama ne kadar uğraşsak da, her noktada karşılaştığımız yine o ‘an’ oluyor… Gerçek olan sadece ‘an’da mevcut… Tüm yaratı, tüm tezahür, an içinde… ‘OL’ emri ile yaratılmış olan sonsuz ‘şimdi’ içindeyiz. Bilinçte farklılaşmayla, varolan ‘şimdi’nin farklı gerçeklik alanlarına dahil oluyoruz sadece.

Bu yüzdendir ki, zihni aşmak gerek, çünkü zihin, tüm sınırlılığıyla, oluşu anlama çabası içinde ‘zaman’ denilen bölünmeye gereksinim duyuyor ve zamanı yaratıyor an içinde. ‘Zaman yaratma’nın diğer bir anlamı ise ‘gecikme’… Yaşadığımız bu işte… Bu ‘an’ın sunduklarını farketmiyecek derecede bir kurguya kapılmışız, gecikmeler içinde…

“Bu oluş, dediğiniz gibi, yağmur-toprak ilişkisi gibi olmalı, her ikisi de gerekeni yapmada… Yağmur ayırmaz, ayrımsız damlalarını verir, nice nice doğuşu hazırlar… Suyu alan hayat bulur. Toprak, üzerindekileri ayırmaz, kucak açar hayat sürenlerin hepsine. Veren kime vermiş, niye vermiş önemli değil, ayrımsız verir… Böylesine vermek, verebilmek, beklentisiz olmak…

Olanları vermek… Genelde cimrilik ön plana çıkar, eksilecek korkusu galip gelir… Maddi, manevi, her ne ise vermek EKSİLTMEZ…

Vermenin sonuçlarını daha da açmak gerek… önemli mesajar var.”

Bu boyutta yaşamla eşdeğer bir olgu nefes alıp vermek… Ve pek çok alanda en güzel örneklemeyi sunuyor bence. Gündelikte farkında bile değilizdir nefes alış verişimizin, alınan veriliyordur doğallıkla… Sonra, yeniden alış ve yeniden veriş… En uygun ritmde gerçekleşir ve yaşam verir bedene… Bir rahatsızlık söz konusu değilse, düşünmeyiz alınanı, verileni –saymayız, hesaplamayız, ölçüp biçmeyiz… Herşey olması gerektiği gibidir çünkü ve olanın doğasına hissedilen bir güven söz konusudur temelde. İşte hayata, ilişkilere katılım da bunca doğal olmalı… Yaşamın muhteşem düzenine inandığımız taktirde, gelen ve gidenin paniğine düşmeden paylaşırız niceliği, niteliği…

Çoğu kavram öylesine nasırlaşmış ki zihinlerde, duygusu bile hissedilmiyor bellenirken… , Çoğu kavram, uğruna nice kavgalar, savaşlar verilen… Öyle çok ki klişelerimiz… Bir örnek, “ben kendimi kullandırmam!” deriz. Kişiliğimiz adına öylesine önemli bir savdır ki bu!… “Öyleyse hiçbir işe yaramazsın!” demek geçer içimden… Aslında bize ait gördüğümüz herşey sadece bir araç, bütüne hizmet adına… Ve evet, bu yolda her araç, kullanılmak içindir. Ama buradaki ince çizgiyi de belirtmek gerek — kullanalım, kullanılalım, ama, “hizmet” egolara olmasın… “Ben kendimi kimsenin, ben dahil, egosuna araç kılmam!” demek çok daha doğru bence…

Dileyelim ki tüm paylaşımlar, güzelliğin paylaşımı olsun…

“Aynı bardaktan içmeyin, birbirinizin ekmeğini yemeyin, sevgi bağ olmasın… Harika mısralar… ama daha da açmak gerek…

Her yaşamın belli bir teması, belli bir işlevi söz konusu… Ruhsal yolculuğun en önemli aşamalarından biri, yaşananların sembolizmasında kişinin kendi özgün temasını farketmesi… Bu farkındalıkla birlikte, temayı daha da netleştiren deneyimleri kendine çekmeye başlar. Aynı temel mesajı içeren deneyimlerin yoğunluğu içinde, kendini dengelemek adına yaşanandan alması gereken “ders”leri alması, başka bir ifadeyle “karma”sını temizlemesi kolaylaşır.

Herkes kendi yaşam sahnesinin başrol oyuncusudur şüphesiz, çevresindekiler ise onun rolünü destekleyen yardımcı oyuncular. Amaç o ki, kişi diğer rollere kendini kaptırıp, kendi rolünü unutmasın!… İşte bilhassa, yakın ilişkilerde yaşanan en önemli hata bu… Karmaların içiçe girmesiyle, netleşmekten öte, daha da KARMAşıklaşan yaşam öyküleri…

Takıntılar, zaaflar, aşırılıklar,vs. kişilerin bu okuldan mezun olmak adına “halletmek” zorunda oldukları konuları işaret ederler aslında. Bu yol işaretleri doğru okunduğunda, yolculuğun yönü ve kulvarı netleşir yolcu için. Diyelim, bireyin halletmesi gereken “kendine güven” sorunu var –tüm düşünce, duygu kalıpları, davranışları bu güvensizlik nüvesinden kaynaklanır ve form bulur. Kişi bu temel zaafın tesiriyle, çoğunlukla da farkında olmadan, birini seçer ve ona yaslanır… Bu desteğin sahte güvencesinde, içsel çırpınışı dinlenir bir süre, kısa veya uzun. Aslında salt kendini değil, karmasını da yüklemiştir yanındakinin hayatına… İki taraf için de, yaşanırken sevimli, hatta muhteşem bile gelse bu birliktelik, bir gecikmedir, geciktirmedir ruhsal boyutta… Oysa en güzel birliktelik, kişinin kendisiyle olan randevusunu unutturmayan, hatta bu yönde hızını arttıran ve yolculuğunu kolaştıran bir paylaşım olmalı…

Evet, Cibran Usta’nın dediği gibi “cennetin rüzgarları” dolaşabilmeli kişiler arasında, nefes aldıran, besleyen, büyüten…

Yine bir hoşcakal an’ı…

Ve sevgiyle…