Zen Yolu

Zen anlatılmaz olanı anlatmaya çalışır. Bunun için de alışılagelmişin dışında yöntemlere başvurur. Zen öyküsü, Zen öğretiminin önemli bir öğesidir. Öyle akıllı, tutarlı sözcükler içine sığmayan Zen gerçeğini bir bakarsınız bir Zen öyküsü içinde yakalayıvermişsiniz.

İlhan Güngören


ZEN ÖYKÜLERİ

Gerçek Mucize

Bankei, Ryumon Tapınağı’nda öğüt verirken, ‘Sevgi Budası’ adını dilden düşürmeme yoluyla kurtuluşa inanan bir Sinsshu rahibi, oradaki dinleyicilerin çokluğunu kıskanır ve kargaşa yaratmaya yönelir.

Bankei konuşmasının ortasındadır ama rahip ortalığı öyle karıştırır ki, Bankei durup patırtının nedenini soruşturur.

Mezhebimizin kurucusu”, diye böbürlenir rahip, “öyle doğaüstü güçlere sahiptir ki, ırmağın bir yakasında elinde fırça durmaktayken, yardımcısı karşı yakada bir kağıt tutarmış. Öyle uzaktan, fırçayı değdirmeksizin kağıda kutsal yazılar yazarmış. Sen yap da görelim, böyle bir mucizeyi!

Bankei yanıtlayıverir:

Senin tilki yapmıştır o kurnazlığı; ama Zen uğraşmaz bunlarla. Benim mucizem başka türlüdür: Acıkınca yerim, susayınca içerim.


Görüş

Zen ile uğraşmadan önce dağlar birer dağ, kuşlar birer kuş, nehirler de birer nehir gibi gelirdi gözüme.” demiş bir zen üstadı.

Zen ile uğraşmaya başladıktan sonra anladım ki o gördüğüm dağlar dağ değilmiş, kuşlar kuş, nehirler de nehir değilmiş.

Zen ile uğraşıp aydınlandıktan sonra gördüm ki o dağlar birer dağ, kuşlar birer kuş, nehirler de birer nehirmiş.”


Su ve Ay

Kadın keşiş Chiyono, Bukko’dan Zen öğrenirken, hayli zaman meditasyondan yarar sağlayamaz.

Sonunda bir gece ay ışığında, çemberli külüstür kovasıyla su taşırken kamış kırılıverir. Kovanın dibi düşer. Chiyono o anda özgürleşir, anısına bir şiir yazar:

Uğraşırdım,
Kırılıp dağılmasın diye
Şu eski kovam.
Onu saran yıpranmış kamışı
Ha düştü, ha düşecek
En sonunda dibi çıkana dek.
Kovada su yok artık,
Suda ay da yok artık!


Ay Çalınmaz

Zen ustası Ryokan bir dağ eteğindeki küçücük barınağında tek başına yaşamaktadır. Bir gece Ryokan evde yokken evine hırsız girer; ne var ki hırsız ortalıkta çalacak bir şey bulamaz.

Usta evine döndüğünde hırsızla karşılaşır. “Uzun yoldan gelmişsin buralara”, der hırsıza, “eli boş dönmek olmaz. Giysilerimi al, sevinirim.

Hırsızın tersi döner, giysileri aldığı gibi sıvışır.

Ryokan çırılçıplak oturur, aya bakar. “Yazık garibe”, der dalınç içinde, “keşke şu güzel ayı verebilseydim ona!


İzdeş Olan Hırsız

Bir akşam Shichiri Kojun, sutra okurken bir hırsız, elinde keskin bir kılıç, içeri girer, ya parasını ya da canını alacağını söyler.

Shichiri, “beni tedirgin etme. Çekmecede para var, sen alıver.” diyerek okumasını sürdürür.

Az sonra başını kaldırıp, “hepsini alma ha, yarın vergi ödemem gerek!” diye ekler.

Çağrısız konuk, paranın çoğunu toparlayıp gitmek üzereyken, Shichiri, “armağan verene teşekkür etmek yok mu?” der. Hırsız, “sağ ol!” deyip sıvışır.

Bir kaç gün sonra hırsız yakayı ele verir. Başka suçlarla birlikte, Shichiri’yi soyduğunu da doğrular.

Shichiri tanıklığa çağrıldığında, “Bu kimse hırsız değildir. Başka ne yapmıştır, bilmem, ama benden bir şey çalmamıştır. Ona parayı ben verdim, o da teşekkür etti.” der.

Cezaevindeki süresi dolunca, eski hırsız Shichiri’ye giderek izdeşi olur.


Çamurlu Yol

İki keşiş Tanzan ile Ekido çamurlu bir yolda ilerlerken, yağmur da durmaksızın yağmaktadır.

Bir dönemeçte ipek kimonolu bir Japon güzeli çıkar karşılarına. Kızcağız çamur dolu bir hendekten karşıya geçmeye çabalamaktadır.

Tanzan düşünmeden, “Gel kız!” der ve kızı kucaklayıp kaldırır ve karşıya taşır.

Yolculukları sürerken Ekido’nun ağzını bıçak açmaz. Gece vakti tapınağa vardıklarında artık dayanamaz: “Hani biz keşişler kadınlara yaklaşamazdık! Hele de öyle güzel kızlara! Davranışını sakıncalı buluyorum. Neden o kızı kucağına aldın?” diye söylenip durur.

Vay, sen hala taşımakta mısın kızı?” der Tanzan, “oysa ben onu karşı kıyıda bırakmıştım!


En Yüce Öğreti

Eskiden Japonya’da kamışla kağıttan yapılan, içine mum konulan fenerler kullanılırmış. Bir gece gözleri görmeyen bir adam arkadaşını ziyarete gider. Ayrılırken, arkadaşı ona bir fener uzatır.

Fenere ne gerek var? Karanlık da, aydınlık da bir bana.” der, görmez.

Yolu görmen için fenere gereksinimin yok, biliyorum”, diye yanıtlar arkadaşı, “ama fenersiz gidersen, başkaları çarpabilir sana. Alsan iyi olur.


Öbür Taraf

Bir Zen öğrencisi tapınaktan çıkarak ustasının vereceği derse gitmek için yola koyulur ama yolunu kaybeder. Bir nehir kenarında bir türlü karşı tarafa geçmek için kullanılan köprüyü bulamaz.

Uzun bir süre dolaştıktan sonra ustasının nehrin diğer tarafında ders verdiğini görür ve ona bağırarak şöyle der:

Usta! Nehrin öbür tarafına nasıl geçebilirim?

Usta cevap verir nehrin karşı yakasından bağırarak: 

Çırak! Sen öbür tarafta bulunuyorsun.


Çay Fincanı

Meiji döneminde (1868-1912) Japon Usta Nan-in, Zen incelemeleri yapmaya gelen bir üniversite profesörünü karşılar.

Nan-in, konuğuna çay sunar. Profesörün fincanını doldururken durmaz, çayı döker de döker.

Konuk profesör taşan çaya bakakalmıştır. Bir süre sonra dayanamayıp boşalır: “Taştı! Artık daha fazla almaz ki!

Bu fincan gibi”, der Nan-in, “sen de kendi düşüncelerinle, kurgularınla dopdolusun. Önce fincanını boşaltmazsan, sana Zen’i nasıl gösterebilirim ki?


Joshu’nun Zen’I

Joshu, altmış yaşında başladığı Zen çalışmalarını seksenine kadar sürdürdükten sonra Zen’de olgunluğa ermiştir. Seksen yaşından yüzyirmi yaşına kadar da öğretisini yaymıştır.

Öğrencilerinden biri Joshu’ya sorar: “Kafamda bir şey yoksa, ne yapayım?

Joshu yanıtlar: “At onu.

Ama nasıl atarım olmayan bir şeyi?” diye sürdürünce öğrencisi,

öyleyse” der Joshu, “taşı onu!


Hoşlanmak ve Sevmek

Buda’ya sormuşlar:

“‘Senden hoşlanıyorum‘ ile ‘seni seviyorum‘ arasindaki fark nedir?”

Buda şöyle cevap verir:

Bir çiçekten hoşlanırsan onu koparırsın. Ama bir çiçegi seversen, onu her gün sularsın.

Bunu anlayan kişi aydınlanır.


Örnek Öykü

Kırda giden birisi bir kaplanla karşılaşır. O kaçar, kaplan kovalar. Bir uçurumun kenarına gelince, bir yabani asmanın köküne yapışıp kendini aşağı sarkıtıverir. Kaplan hala tepesinde koklayıp durmaktadır. Adamcağız tir tir titreyerek aşağı bakar. Orada bir başka kaplanı, onu yemek için beklerken görür. Onu tutan tek şey asmadır.

Birden, biri ak, biri kara iki sıçan asmayı kemirmeye koyularlar, usul usul.

Adamcağız az ötede iri bir çilek görür. Sarmaşığı tek elle kavrayıp, öbür eliyle çileği koparır. Öyle tatlı gelir ki çilek ona!…


Öyle mi?

Köyün en güzel kızlarından biri hamile kalmıştır. Kızın öfkeli ailesi çocuğun babasının kim olduğunu öğrenmekte ısrar eder. Korku ve utanç içinde kıvranan kız, bir türlü erkeğin kimliğini açıklamak istemez. Ama baskıya daha fazla dayanamayınca, sade ve arınmış bir kişi olarak bilinen Zen ustası Hakuin’i işaret eder.

Çılgına dönen aile Hakuin’in kapısına dayanır ve onu suçlar.

Hakuin’in yanıtı basittir: “Ha, öyle mi?

Doğumdan sonra aile bebeği artık halkın gözünde saygınlığını yitirmiş olan Hakuin’e götürür ve onun bakımını üstlenmesini isterler.

Hakuin’in sadece “Ha, öyle mi?” der ve bebeği kabul eder.

Usta aylarca büyük bir özenle bebeğe bakar. Bir gün gelir genç kız dayanamayıp itiraf eder, çocuğun babası köyde bir delikanlıdır ve onu korumak adına bu yalana başvurmuştur.

Aile Hakuin’e koşar, uzun uzadıya özür diler, ustanın kendilerini bağışlamasını ve çocuğu geri vermesini isterler.

Hakuin çocuğu onlara uzatırken, sadece “Ha, öyle mi?” der.


Çizgi

Büyük bir Japon bilgesi, çölde kumlar üzerinde oturmuş meditasyon halindedir. 
Adamın biri ona yaklaşır ve şöyle der:

Beni öğrencin olarak kabul et.

Bilge, parmağıyla kumlar üzerinde düz bir çizgi çeker ve şöyle der:

“Kısalt!”

Adam, avuçlarıyla çizginin yarısını siler.

Bilge der ki:

Git, bir sene sonra tekrar gel.

Bir yıl geçer. Bilge, yine bir çizgi çizer ve der ki:

Kısalt!

Adam bu kez çizginin yarısını avucu ve dirseğiyle kapatır.

Bilge, gene kabul etmez ve der ki:

Git, gelecek sene gene gel.

Sonraki yıl bilge tekrar kumların üzerine bir çizgi çeker ve adamdan onu kısaltmasını ister. Bu kez adam, “ne yapmam gerektiğini bilmiyorum.” der ve bilgeden yardım ister.

Bilge, çizginin yanına daha uzun bir çizgi çeker ve der ki:

Şimdi kısaldı.


Çaba

Öğrenci ustasına sormuş:

“Aydınlanmak istiyorum. bunun için kaç yıl çalışmam gerek?

Usta, “20 yıl.” der.

Öğrenci sabırsızdır: “Ya çok fazla gayretle çalışırsam?

Usta yanıtlar: “30 yıl!


Hava

Bir Zen ustası nehir kenarında meditasyon yaparken yanına genç birisi gelir ve ona “senin öğrencin olmak istiyorum.” der.

Neden?” diye sorar Usta.

Çünkü Tanrı’yı bulmak istiyorum.” diye cevap verir genç adam.

Usta aniden ayağa fırlar ve genç adamı ensesinden sertçe tutarak kafasını suyun içine sokar. Genç adam ne kadar çırpınsa da kafasını suyun yüzüne çıkaramaz ve böylece 2-3 dakika suyun altında kalır.

Sonunda usta adamı tutmayı bırakır. Genç adam yutmuş olduğu suyu öksürerek çıkartır ve nefes alabilmek için bir süre çaba gösterdikten sonra kendine gelebilir.

Usta sorar, “başın suyun altındayken en çok neyi istedin?

Hava!” diye yanıt verir genç adam.

Usta, “peki öyleyse git evine ve Tanrı’yı da ‘hava’ kadar istediğin zaman gel bana.” der.


Zihin

Bodhidharma’nın bir müridi ona gelir ve ağlar:

Zihnim huzursuz efendim, zihnimi huzura kavuştur.

Bodhidharma, ” eğer o zihni bana getirirsen, onu senin için huzura kavuştururum.” der.

Mürit çaresizce yakınır, “ama zihnimi aradığımda bulamıyorum.

Bodhidharma yanıtlar: “Öyleyse senin zihnin çoktan huzura kavuşmuş!


Cennet ve Cehennem

Bir Samuray, Zen üstadı Hakuin’ in karşısına dikilip şu soruyu sorar:

Gerçekten de cennet ve cehennem var mıdır?

Üstad, “kimsiniz?” der.

Bir samurayım.

Sen mi?” diye dudak büker Hakuin,

kendine baksana bir! Hangi efendi senden doğru dürüst hizmet umabilir? Daha ziyade dilenciyi andırıyorsun!

Sinirden kıpkırmızı kesilen samuray kılıcını çeker.

Ama Hakuin susmak bilmez:

Vay! Kılıcı da varmış! Ama o kadar beceriksize benziyorsun ki kafamı kesemiyeceğine eminim!

Kanı beynine sıçrayan samuray kılıcını kaldırdı. Ustaya vurmaya hazırdı.

O an Hakuin sakince,

işte cehennemin kapıları böyle açılır.” der.

Üstadın serinkanlı tavrına şaşıran samuray kılıcını kınına sokar ve saygıyla eğilir.

Üstad sözünü şöyle tamamlar:

Cennetin kapıları da böyle açılır.


Ego

Öğrenci ustasına sorar: “Ego nedir?

Usta yüzünü buruşturarak öğrenciye dönüp: “Bu ne kadar aptalca bir soru. Bunu sadece bir aptal sorabilir.” der.

Öğrenci allak bullak olur, öfkeden kıpkırmızı kesilmiştir.

Usta gülümser ve şöyle der: “İşte ego budur!


Bağlanmamak

Usta Zengetsu bakın öğrencilerine ne öğütler vermiş:

Yeryüzünde yaşamak ama yeryüzünün tozuna bulaşıp bağımlılık oluşturmamaktır, gerçek Zen öğrencisinin yolu.

Karanlık bir odada yalnız başına olsan da, karşında bilge bir konuk varmış gibi davran.

Duygularını açığa vur, ama gerçek yaradılışındakinden fazlasını ifade etmek için çabalama.

Yoksulluğunu hazine say. Kolay yaşamla değiş tokuş etme onu.

Bir kimse basit görünebilir, ama bilgeliğini korumak olabilir salt amacı.

Erdemler, özdüzencenin ürünüdür; yağmur ya da kar gibi kendiliğinden düşmez gökten yere.

Alçakgönüllülük tüm erdemlerin temelidir. Bırak komşuların keşfetsin seni, sen kendini göstermeye çabalama.

Soylu yürek öne sürmez kendini. Sözcükleri nadir inciler gibi seyrek görülür; bu yüzden değerleri çok yüksektir.

İçtenlikli bir öğrencinin her günü kutlu gündür. Zaman yürür ama o geri kalmaz. Ne utku, ne de utanç onu sarsamaz.

Kendinle ilgilen, başkalarıyla değil! Doğruyu yanlışı tartışma!

Yaşamında erek olsun, ama sonuçları evrenin ulu yasasına bırak. Her gününü dingin düşünceyle geçir.”


Yok Yok

Yamaoka Tesshu genç bir Zen öğrencisiyken, usta değiştirir durur. Sıra Shokoku’lu Dokuan’dadır.

Yamaoka, ustaya kendi eriştiği çizgiyi sergilemek ister:

Tin, Buda, ölümlü varlıklar. Gerçekte bunlar yok ki! Görüngünün gerçek doğası boşluktur. Erişme yoktur, hayal yoktur, bilge yoktur, bayağılık yoktur. Verme diye bir şey yoktur, ne de alınacak bir şey.

Sessiz sessiz çubuğunu tüttüren Dokuan öylece dinler. Sonra birden çubuğu Yamaoka’nın kafasında kütletir. Delikanlı öfkelenir.

Dokuan sorar: “Mademki yoktur hiç bir şey, nereden çıktı bu öfken?


Çalışmayana Yemek Yok

Çinli Zen ustası Hyakujo sekseninde bile öğrencileriyle didinir, yerleri süpürür, bahçeyi sular, ağaçları budarmış.

Öğrenciler, bunca çalışan yaşlı öğretmenlerine acırlar. Durup dinlenmesi yönündeki dileklerine kulak asmayacağını bildiklerinden, gidip öğretmenin gereçlerini saklarlar.

O gün ustaları yemek yemez. Ertesi gün de, daha ertesi gün de…

Gereçlerini sakladık, ona bozulmuş olmalı”, diye düşünür öğrenciler, “en iyisi çıkarıp yerine koyalım şunları.

Sakladıkları gereçleri ortaya çıkarır çıkarmaz da, öğretmenin eskisi gibi çalıştığını, yiyip içtiğini görürler. O akşam öğretmen derste,

çalışmayana yemek yok.” der.


Sessiz Durmayı Öğrenmek

Tendai okulu öğrencileri, Zen Japonya’ya gelmeden önce de meditasyonu bilirlerdi. Bunlardan dört sıkıfıkı arkadaş, yedi gün birbirleriyle konuşmamaya and içerler.

Birinci gün hepsi sessizdir. Meditasyonları kusursuz bir başlangıç yapmıştır. Ne var ki, gece lambalarının yağı bitip de oda karardığında, öğrencilerden biri kendini tutamayıp, hizmetliye seslenir: “Yağ koysana şu lambaya!

İkinci öğrenci bunun üzerine, “hani konuşmayacaktık!” diye atılır.

İkiniz de aptalsınız, neden konuştunuz?” derken üçüncüsü, “konuşmayan bir ben kaldım!” demez mi dördüncüsü!


Çiçek Yağmuru

Subhuti, Buda’nın öğrencisidir. Öznellikle nesnelliğe ilintisi dışında hiç bir şeyin var olmadığı görüşü demek olan boşluğun gizil gücünü kavrayabilmiştir.

Subhuti bir gün bir ağaç altında oturmuş boşluğun ululuğunu duyumsamaktadır. Çevresine çiçek yağmaya başlar.

Boşluk üzerine söyleşini övmekteyiz.” diye fısıldar Tanrı.

Ama boşluğun sözünü bile etmedim ki ben…” der Subhuti.

Tanrı yanıt verir: “Boşluğun sözünü etmedin, boşluğu işitmedin. İşte gerçek boşluk budur.

Subhuti’nin üstüne çiçekler yağar, yağar…


Sutra Yayımlamak

Japonya’da, Tetsugen adlı bir Zen tutkunu o günlerde salt Çincesi bulunan sutraları yayımlamayı aklına koyar. Kitapların, tahta basma kalıplarla yedi bin baskısı yapılacaktır; bu da büyük bir girişimdir.

Tetsugen bu amaçla gezilere çıkıp bağış toplamaya başlar. Bir kaç duygudaş, çıkarıp yüzer altını basarlar; ama çoğu kişi işi bir-iki yenle geçiştirir. O ise hepsine eşit duygularla teşekkür eder. On yıl sonra Tetsugen yeterli parayı denkleştirip işe koyulur.

Ne var ki, o sıralarda Uji ırmağı taşar, kıtlık baş gösterir. Tetsugen kitap için topladığı paraları harcayıp açları doyurur. Sonra, yeniden para toplama işine koyulur.

Aradan yıllar geçer; ülkede tifo salgını çıkar. Tetsugen nesi var nesi yoksa yurttaşlarına yardım için dağıtır.

Ve üçüncü kez işe koyulur; yirmi yıl sonra da ereğine ulaşır. Japonlar çocuklarına Tetsugen’in, sutraları üç takım olarak ürettiğini, ilk iki görünmez takımın sonuncusundan çok daha üstün olduğunu anlatırlar.


Doğruyla Yanlış

Bankei, bir kaç hafta süren meditasyon çekilgisi dönemine girerken, Japonya’nın dört bir yanından öğrenciler akın ederlermiş.

Bu birleşimlerden birinde bir öğrencinin orada hırsızlık yaptığı görülür. Sorun Bankei’ye götürülür, suçlunun kovulması istenir. Bankei duymamazlıktan gelir.

Sonraları bu öğrencinin benzer bir eylemi daha görülür, ama Bankei gene ilgilenmez. Öğrenciler içerleyip, hırsızın atılması için bir dilekçe düzenlerler; aksi taktirde toptan çekileceklerini bildirirler.

Bankei dilekçeyi okuyunca öğrencileri toplayıp şunları söyler: “Sizler aydın kişilersiniz. Doğru nedir, ne değildir, bilirsiniz. İsterseniz uğraşınızı başka yerde sürdürebilirsiniz. Ama bu mutsuz kardeşimiz doğruyu yanlıştan ayıramıyor. Ben ona öğretmezsem, kim öğretecek? Hepiniz gitseniz de, o burada kalacaktır.

Hırsızlık yapan yandaşın yüzü göz yaşı seliyle arınırken, tüm çalma tutkusu da akar gider.


Kaderin Oyuncağı

Nobunaga adlı bir yüce Japon savaşçısı bir avuç eriyle, sayıca on kat daha güçlü düşmana saldırmayı kararlaştırır. Kazanacağını bilir, ama erleri kuşkuludur.

Yolda bir Shinto sinliğinde duraklarken, erlerine şunları söyler: “Sinliğe gireceğim. Çıkınca şu parayı atacağım; tura gelirse kazanacağız, yazı gelirse yenileceğiz. Kaderin elinde bir oyuncağız biz.

Nobunaga sinliğe girer, sessizce yakarır. Çıktığında atar parayı, tura gelir. Erleri vuruşmak için sabırsızlanırlar ve kolayca kazanırlar savaşı.

Yazgıyı kimse değiştiremez!” der yardımcısı savaştan sonra.

Doğru dersin!” diye yanıtlar Nobunaga, iki yanı turalı parayı göstererek.


Kafadaki Taş

Çinli Zen öğretmeni Hogen, ufak bir köy tapınağında tek başına yaşarmış. Bir gün dört gezgin keşiş avluda ateş yakıp ısınmak için izin isterler.

Ateş yakarlerken, Hogen onların öznellik-nesnellik tartışması yaptıklarını duyar. Aralarına katılır:

Bakın şu koca taşa! Kafanızın içinde mi, dışında mı varsayarsınız onu?” diye sorar.

Keşişlerden biri yanıtlar:

Budacılık açısından tüm nesneler usumuzun somutlaştırımlarıdır. Bu durumda, ‘taş kafamızın içindedir’ demem daha doğru olacaktır.

Böylesine kocaman bir taşı kafanın içinde taşıyıp duruyorsan, yaman ezer bu yük seni!” diye lafı gediğine koyar Hogen.


Zen Söyleşisi

Zen öğretmenleri genç öğrencilerini, meramlarını tam anlatabilecek biçimde yetiştirirler. İki Zen tapınağında birer çocuk büyütülmektedir. Çocuklar her sabah alışverişe birlikte giderler.

Nereye gidiyorsun?” diye sorar biri.

Ayaklarımın götürdüğü yere.” diye karşılık verir öteki.

Bu yanıt, soranı afallatır. O da gider, öğretmenine danışır.

Yarın sabah”, der öğretmen, “o yaramazı görürsen aynı soruyu gene sor. Yine aynı yanıtı verirse, ‘Ayakların olmasaydı nereye giderdin?’ diye sorarsın. Bu kez de o şaşırıp kalsın bakalım!

Ertesi sabah çocuklar buluşurlar.

Nereye gidiyorsun?” diye sorar birincisi.

Yel nereye götürürse.” diye yapıştırır öteki.

Küçük gene afallar, koşar öğretmenine. O da, “’yel olmasaydı nereye giderdin?’ diye sor bakalım!” öğüdünü verir.

Ertesi gün çocuklar gene buluştuklarında, “nereye gidiyorsun?” der birinci çocuk.

Pazara, sebze almaya gidiyorum.” diye yanıtlar öbürü.


Gündelik Yaşamdır Yol

Joshu Nansen’e sorar: “Nedir yol, yol dediğin şey?

Nansen yanıtlar: “Gündelik yaşamındır yol.

Joshu sorar: “İnceleyebilir miyiz onu?

Nansen yanıtlar: “İnceleyim dersen, ondan uzaklaşırsın.

Joshu sorar: “Eee, inceleyemezsem, nasıl anlarım onun yol olup olmadığını?

Nansen yanıtlar:

Yol, sezgi alanımızda değildir; ama sezgisiz de kavranamaz. İdrak etmek aldatıcı, idraksizlik ise anlamsızdır. Gerçek yola kuşku götürmez bir biçimde varmak istersen, gökler gibi özgür kıl kendini. İyi ya da iyi değil, deme ona.

Bu sözler üzerine Joshu aydınlanıverir.


İki Ruh

Goso şöyle anlatır: “Çinli kız Seijo’nun iki ruhu vardı: Biri evde hasta yatar, öbürüyse kentte gezer. Hangisi gerçek ruhu?

Bulutların üzerindeki ay aynı ay.
Aşağıdaki dağlar ırmaklar farklı.
Her biri kendi birliğinde, farklılığında mutlu.
Bu birdir, bu ikidir.



Hyakujo’nun Tilkisi

Bir zamanlar Hyakujo Zen dersleri verirken, onu dinleyen keşişlerin arasına yaşlı bir adam da sızıverir. Her dersin sonunda keşişler çıkarken, o da çıkar gider. Ne var, bir gün herkes çıkıp gidince, yaşlı adam içerde kalır. Hyakujo sorar adama: “Kimsin sen?

Yanıtlar ihtiyar: “İnsan değilim ben. Kashapa Buda bu dünyada öğütlerini verirken bir insandım, bir Zen ustasıydım ve bu dağda yaşardım. O sıralar öğrencilerimden biri bana, ‘neden-sonuç ilkesi aydınlanmış kişileri de etkiler mi?’ diye sordu. Yanıtım şöyle olmuştu: ‘Aydınlanmış kişiler neden-sonuç ilkesine tabi değildirler.’ Bu yanıtım, saltıkçılıktan (absolutism) arınamadığımın bir kanıtı olarak değerlendirildiği için, beş yüz kez hep bir tilki olarak doğmuş ve yaşamış bulunuyorum. Şimdi de bir tilkiyim ben. Bir kaç Zen sözcüğü söyleseniz de beni bu halimden kurtarsanız. Şimdi sorabilir miyim: Aydınlanmış kişi neden-sonuç ilişkisine tabi midir?

Hyakujo yanıtlar: “Aydınlanmış kişi, neden-sonuç ilişkisiyle birdir.

Hyakujo bu sözleri der demez, ihtiyar aydınlanıverir. Yerlere kadar eğilip “artık özgürüm”, der, “artık tilki değilim, ama gövdemi götürüp bu dağın ardındaki yuvama bırakmam gerek. Lütfen cenaze törenimi bir keşişmişim gibi yapın.” Ve çeker gider.


Boş Kayık 

Zen ustalarının en büyüklerinden biri olan Lin Chi şunu anlatır:

“Gençken tekneler beni büyülerdi. Küçük bir kayığım vardı ve yalnız başıma göle açılırdım. Saatlerce orada kalırdım.

Bir seferinde güzel bir gecede kayığımda meditasyon yapıyordum. Akıntı aşağı bir kayık geldi ve benimkine çarptı. Gözlerim kapalıydı, bu yüzden şöyle düşündüm:

Biri kayığıyla geldi ve kayığıma çarptı!

İçimde öfke yükseldi. Gözlerimi açtım, öfke içinde adama bir şey söyleyecekken kayığın boş olduğunu fark ettim.

O an hareket edecek yön kalmadı. Öfkemi kime ifade edecektim? Kayık boştu. Yalnızca akıntı aşağı yüzüyordu ve gelip benim kayığıma çarpmıştı. Bu yüzden yapacak hiçbir şey yoktu. Öfkemi boş bir kayığa yansıtamazdım.

Gözlerimi kapattım. Öfke oradaydı ama çıkış yolu bulamadığımdan öfkeye doğru geri geri yüzdüm.

İşte o boş kayık benim farkındalığım oldu. O sessiz gecede içimde bir noktaya geldim. O boş kayık benim ustamdı. Ve artık biri gelip bana hakaret ettiğinde gülüyorum ve diyorum ki:

Bu kayık da boş!

Gözlerimi kapatıyor ve içerime dalıyorum.

Osho – Sırlar Kitabı


Nedir Zen?

İnayet Han’ın anlattığı bir Hint öyküsü vardır.

Bir balık gider balıklar ecesine ve sorar:

Hep deniz deniz derler, işitir dururum. Nedir Allahaşkına şu deniz? Nerede bulunur?”

Balıklar ecesi yanıtlar:

“Varlığın denizdedir senin; içinde yaşıyor, devinip duruyorsun ya! İçin dışın deniz senin. Denizdir seni oluşturan ve denizdir, sonunda dönüşeceğin. Kendi varlığın gibi kapsar seni deniz dediğin.”